|

Mezarlığın tam yanı… Bir müze için ilginç bir konum değil mi?
Mezar taşları, başlarına buyruk biçimde çimenlere ve otlara
yayılmış; dünyayla ilgisiz, hallerinden memnun görünüyor. Burası
‘korkunç güzelliğiyle’ göz alan Ahlat Müzesi...

Bu dehşet verici güzellik hissi, müzenin kapısına
varıldığında, bir süreliğine dağılıyor. Müze binası, doğal
malzemeyle üretilmiş, mütevazı ama incelikli tasarlanmış ve
yakın çevresine saygılı. Müze olmanın bir sonucu olarak
dışarıyla bağlantısı zayıf ama yine de insanı içine kolay alan
tek katlı ve sevimli bir yapı.
Medeniyetin
Doğduğu Topraklar
Ahlat Müzesi, 1970 yılından beri ziyarete açık. Bir müze
için, hele ki medeniyetin doğduğu bu topraklar için oldukça
yeni.
Müzede sergilenen eserlerin çoğu, 1960’ların ortalarında
yörede yapılmış arkeolojik çalışmalarda bulunmuş.

Bu topraklar için, epey geç bir tarih.
Müzenin içine adım atılır atılmaz, dehşet verici güzellik
yeniden başlıyor.
Bu ıssız ve sevimli müzenin barındırdığı çeşitlilik şaşkınlık
verici. Selçuklu ve Osmanlı Dönemlerine ait “yakın dönem”
eserlerinin yanı sıra; Roma dönemi ve Antik dönemden ve hatta
milattan önce iki binli yıllardan kalma eserler var.
Yakın çevrenin önemli mimari yapılarından Çifte Hamam ve Ulu
Cami civarında yapılmış kazılardan çıkarılan eserler, müzenin
önemli bir bölümünü oluşturuyor.
Selçuklu döneminin seramik buluntuları ise, Anadolu kültürü
ile Asya kültürünün önemli bir karşılaşma anı olan Selçuklu
medeniyetinin inceliklerini hissettiriyor bize. Süslemenin,
basit bir makyaj olmanın ötesinde, nesnenin içsel bir parçası,
simgelerle dolu bir dünya ve başlı başına bir sanat dalı olduğu
dönemlere ait bu eserlerde, yaşamın ruhuna dair ipuçları bulmak
mümkün. Müzenin açılmasından evvel açık hava müzesi şeklinde
düzenlenmiş eski mezarlıktaki mezar taşları da, Selçukluların
birbirinden farklı tiplerde ürettikleri etkileyici eserler
arasında.
Doğu’nun ve
Batı’nın Melez Ürünleri
Roma ve Bizans dönemlerine ait çeşitli seramikler, pipolar ve
kandiller ayrı bir bölüm oluşturuyor. Bu dönemlerde, gündelik
yaşantının ve sanatsal işçiliğin Batı’dan gelen rüzgarlarla
yeniden şekillenmiş olması, yöreye ve müzeye özel bir önem
katmaktadır.
Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesinde, Batı sanatının
etkilerinin kuşkusuz belli sınırları olacaktır ve bu sınırlar
Doğu’nun ve Batı’nın melez ürünleri ortaya çıkarması için
verimli bir ortam sunagelmiştir.

Müzede Urartuların çift ejderha başlı bilezikleri, kemerleri,
elbise iğneleri ve saç tokalarından oluşan koleksiyonları ise,
yine ayrı bir bölüm halinde düzenlenmiştir. Eski çağların
gündelik yaşantısını bu kadar yakından gözlemleyebilmek,
binlerce yıl önce yaşamış insanlara aslında ne kadar
benzediğimizi düşünmek, müze gezisinin değerli anlarından biri
olsa gerek.
İnsanın kendini uzun tarihin parçası olarak duyumsaması ve
önceki kuşaklara duyulan o dostane yakınlık duygusunun içimizi
kapsaması için, aslında yalnızca gündelik yaşantıya ait bazı
“basit” eşyaların yeterli olması da garip değil midir? Onca
tarih kitabının yaratamadığı bir duyguyu, birkaç parça
“değersiz” eşya bir anda yaratıverir.
Paranın ‘Atası’
Sergilenen eserler arasında ilçeye 15 km. uzaklıkta bulunan
Yuvadamı Nekropol alanından çıkarılan M.Ö. 2. binyıl ve Erken
Demir Çağı’na ait mezar buluntuları (seramikler) de yer alır.
Bununla birlikte, Orta Tunç Çağı sonlarına ve Demir Çağı’na
tarihlenen seramikler ve kapkacaklar da koleksiyonun parçası.

2608 adet arkeolojik eserin yanında, 1685 adetlik sikke
koleksiyonu da dikkat çekici. Sikkeler, tarihsel açıdan özel bir
önem taşır. Öyle ki tasvirlerden devlet şeklini, sayısız tarihi
olayı, ortadan kalkmış şehirlerin isimlerini, kaybolmuş bir
heykeli, yıkılmış bir binayı, o zaman var olan ancak bugün
yetişmeyen bir bitkiyi sikkelerden öğrenmek mümkündür.
Nümizmatik uzmanı olmasak bile, sikkelerin renkli dünyasının,
günümüzdeki paranın hayal dünyamızda canlandırdığı soğuk imgeden
ne kadar uzağa düştüğünü hayret ve hayranlıkla seyretmek ilginç
olsa gerek.
Öldüğünü varsaydığımız, kataloglayıp, depolarda ve cam
bölmelerde ziyarete açtığımız “geçmiş”in ise, aslında hâlâ
sürdüğünü hissetmek de bir o kadar güzel.

Ahlat Müzesi’nin misafirlerine açtığı kapılar ise, geçmişin
hâlâ diri yollarından geçiyor ve “korkunç güzellik” deyişinin
anlatım bozukluğu olmadığı bir yere varıyor.
Yazı
: Ekim Yelkenci
Fotograf: Volkan Doğar
Kaynakça:
SkyLife - Temmuz 2009
Ekim Yelkenci ve
Volkan Doğar'a teşekkürlerimizle
Denizce

12.08.2009
|