Denizce
  e-mail    
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe Mutlu Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Ayşe Mutlu Demetçi  / Hatay

Dost Köşesi    

 

 

Yıllardır Hatay’a gitme hayalleri kurardım. O yöreyle ilgili her TV programında; Hatay mutfağını anlata anlata bitiremiyorlardı. Dünyanın en iyi mutfaklarından biri olan Lübnan mutfağının derin izlerini taşıdığı ve dünyanın en iyi ‘künefe’sinin Hatay’da yapıldığı şeklindeki mit’leri keyifle izler ve her seferinde ağzımın suları akardı! Ayrıca, kültür mirası açısından Hatay’ın kayda değer bir yeri olduğunu defalarca okumuş ve duymuştum.

Eh, artık vakit gelmişti. 2010’u 2011’e bağlayan 10 günlük yılbaşı tatilinin 2 gününü bu yolculuğa ayırabilirdik. Haydi Hatay’a!

Uçak bileti ve konaklama araştırmalarını Moskova’daki işsiz günlerimde yaparak, Pegasus’tan mükemmel ekonomik biletler bulmayı başardım. Konaklamaya gelince; internette epeyce dolaştım diyebilirim: bir otel aramıyordum aslında; şöyle farklı, orijinal bir olasılık peşindeydim. Ne de olsa bir gece kalacaktık ve mali boyutu da bu nedenle hiç önemli değildi! Sonunda ‘Toprak Ev’i buldum. Özel belgeli bir konaklama yeriydi! İki günlük kiralık arabayı da internette bulabildiğim tek yerel şirket’ten telefonla ayarladım. Bakalım, neler göreceğiz!

Uçuşun sabahın 06’sında olması dışında bir sorun yoktu. Minicik terminali olan bir havaalanına indik ama aslında arkada kocaman yeni terminal binası henüz yapım aşamasındaydı.


Eski


Yeni

Havaalanında kiralık arabamıza bindik ve bizimle 35 km uzaktaki Antakya kentine gelen kiralama şirketi elemanından ilk rehberlik hizmetini aldık: Antakya halkının büyük bir kesimi Arap kökenli ve evlerinde Arapça konuşuyorlar. Devlet, Afganistan göçmenlerini de Hatay’a yerleştirmiş ve onlara toprak ve TC pasaportu vermiş. Çok çocuklu aile geleneği olan Arap kökenlileri bile rahatsız edecek kadar çok hızlı çoğaldıkları ve yakında Hatay’da bir çoğunluk oluşturacakları söyleniyor. Hatay’da zeytincilik, seracılık yapılsa da en önemli gelir kaynağı  taşımacılık sektörü! Türkiye’nin en büyük kamyon ve TIR filoları burada bulunuyormuş. Sınır kapısı bu taşımacılığın ana unsuruymuş. Hayvancılık ise, devlet eliyle öldürülmüş, yani yok! Geçmişte çok canlı bir sektörmüş. Tabii kaçakçılığı belirtmeye gerek yok. O hep var olmuş ve halen de önemli bir gelir kaynağı oluşturmaktaymış. En çok akaryakıt, sigara ve içki para getiriyormuş. Akaryakıt bizde 4 TL iken hemen sınırın ötesinde Suriye’de1-1,5 TL ve İran’da ise 80 kuruşmuş. Bir de Suriye ile vizenin kaldırılmış olduğu düşünülünce, bu durum herkes için geçim kaynağı haline gelmiş. Arabaları ile sık sık Suriye’ye geçip, modifiye edilmiş benzin depolarını fulleyip, alışverişlerini yapıp, özellikle de kilosu 15 TL’den etlerini de alıp geri dönüyorlarmış. Ah bir de triptik masrafı olmasa !! Ama akaryakıt satışı onu da karşılıyor ve karlı bile oluyorlarmış!

Biz onların yalancısıyız!

 

Antakya

Kent merkezi şehircilik açısından standart bir Anadolu kenti. Son yıllarda Amik ovasına doğru çok büyümüş ve tarım alanlarını da epeyce azaltmış. Yeni dönem evlerin çoğu çatısız ve basit betonarme ev ve apartmanlardan oluşuyor, kısacası çirkinlik dışında bir özellikleri yok. Ama Antakya kentinin eski bölümünde gerçekten çok güzel tarihi Antakya evleri var ki görülmeye değer.. Tek kusurları, çoğunun bakımsız olmaları. Eski kentin sokakları bir arabanın dahi geçemeyeceği kadar dar ve ortalarında bir kanal bulunuyor. Genel olarak Hatay’da yollar oldukça kötü, bakımsız ve çamur! Belediyeler, neyle uğraşıyorlar bilmiyorum ama yolları ve çevreyi unutmuşlar!

Kentin ve çevresinin ciddi bir levha sorunu var! Hiç bir yerde doğru düzgün levha yok ve var olanlar da pek işe yaramıyor. Bu, tarihi ve turistik yerler için bile geçerli, ne yazık ki. Ören yerine gelene kadar, tabii gelmeyi başarabilirseniz, geldiğinizi bile anlayamıyorsunuz. Kapısında bile neresi olduğu yazmıyor! Buna en iyi örnek, Hatay’ın en önemli tarih mirası sayılan St. Pierre Kilisesi! Bir sokak köşesine dikilmiş zar zor okunan çamurlu bir kahverengi levha dışında başka levha falan yok. Daha sonra önünüze kavşaklar çıkıyor ama nafile, boşuna bir levha  arıyorsunuz! Artık şansına, kapısına kadar gelirseniz yine de ören yerinin adını gösteren bir levha yok. Hayret!! Sanki bu tarihi yapıyı gözlerden saklamaya çalışmış birileri!! Eminim böyle değildir, çünkü bu Hıristiyanlığın en eski kilisesi Hatay’ın medar-ı iftiharı.

Neyse ki, Hatay halkı öyle misafirperver, öyle iyi niyetli ve güleryüzlü ki, milyon kere yol sormak zevkli bir iletişim haline geliyor. Herkes yardıma hazır! Hatay’lılara binlerce teşekkür!

Saat 07’de uçaktan inip 08’de kente geldiğimizde neredeyse herkes işine-gücüne yollara düşmüştü. Kent merkezini şöyle bir gezelim derken, sıkça kaybolsak da, yerlilerin de dediği gibi, Asi nehri en önemli nirengi hattını oluşturuyor. Döne dolaşa Asi’yi buluyor ve mutlaka aynı köprüye geri geliyorsunuz. Ancak bir sorun var: Hatay’lı sürücüler çok çılgın araba kullanıyor, süratli ve dengesiz gidiyorlar ve asla yol vermiyorlar! Eh bu durum tabii İstanbul ve Moskova trafiğine uyum sağlamış olan Cemo için bir engel olmaktan çok uzak, ama yine de bu konuda bize yapılan uyarıları haklı bulduk.

 

Mozaik Müzesi

Güzel bir yerel kahvaltıdan sonra önce mozaik müzesini ziyaret ettik. Tabii bir Hatay haritası bulmak mümkün değil! Bu nedenle hep kör uçuş yapmak durumundasınız, ama neyse ki gönüllü rehberler var! Mozaik müzesi dünyanın sayılılarından ve gerçekten şahane. Eski eserler, alet ve edevatlar bakır çağına kadar uzanıyor, eşsiz objeler var. Kaya mezarları da Türkiye’nin pek çok yeri gibi burada da hayli çok ve bazıları gayet iyi korunmuş.

Ulu Cami, Habib-i Neccar Cami, St.Pierre kilisesi takip eden duraklarımız oldu. Özellikle St.Pierre kilisesi dikkate değer. Yukarıda bahsettiğim gibi bulması zor, biraz bakımsız ama taşıdığı değer bakımından çok önemli. İçinde bir de şifalı ayazması var. Kilisenin sol dibinde bir kaçış yolu olarak açılmış olan tünel çok dar olduğundan kaçma girişimim sonuçsuz kaldı!

Ardından Reyhanlı’ya giden stabilize yoldan Suriye sınır kapısına doğru yola koyulduk. Amacımız Tel-Aççana’yı görmekti ama bir cenaze yüzünden Reyhanlı yolu tamamen kapalıydı ve bir kaç saatte açılma ihtimali yoktu. Geri döndük. Demirköprü üzerinden geçip, Antakya kalesine çıktık. Ne kadar da yüksek bir tepeye kurulmuş! Antakya tamamen ayaklar altında. Kale’nin bütünselliği epeyce bozulmuş. Bu konuda Kürşat kalesi daha iyi korunmuş durumda ve kale burçları yerinde duruyor. Antakya kalesi yolunda, tepede kuş yuvası gibi bir restoran var. Aylardan Ocak, mevsim kış olduğundan ve tabii bir de hafta arası gündüz vakti kimseler yoktu. Restoran sahibi bize bir yandan kaçak çayından ikram ederken, ayaklarımız altındaki Antakya hakkında ayrıntılı bilgi verdi. Antakya’nın eski resimlerini göstererek, kentin önlenemez büyümesini net bir şekilde anlattı.

Bundan sonraki durağımız, aslında Hatay’a da geliş ana amacımız: Harbiye’de yemek!

Şelalede bol sulu ve eski eser replikaları, su kabakları, ördeklerle dolu cıvıl cıvıl bir restoranda kış için hazırladıkları ahşap, naylon ve halılar ile hazırlanmış, ısıtılan odacıklardan birinde, su sesleri ve Arapça şarkılar eşliğinde yerel yemek ve mezelerle donatılmış bir sofranın başında inanılmaz keyifli saatler geçirdik. Finali közde pişmiş künefe ile yaptık ki tadına doyum yoktu!

Çapı ciddi boyutlarda genişlemiş göbeklerimizi zorlukla taşıyarak Antakya’ya doğru yola koyulduk. Hedefimiz Uzun Çarşı ve alışveriş. Çarşı, çok büyük ve bir sürü sokaktan oluşuyor ve gerçekten UZUN! Git git bitmiyor!  Alışveriş dışında görülecek pek çok yerel malzeme var bu çarşıda.

Hava iyice karardı, artık kalacağımız yeri bulmamız gerek. Epeyce de yorulduk!

Sora sora Bağdat bulunur mu bilmem ama Ekinci beldesini bulduk. Telefonla aldığımız tarifin de yardımıyla kentin dış mahallelerinden birinde sokak arasında Toprak Ev, diğer adı ile de Beytuturab’ı bulduk. Ev sahiplerimiz bize akşam yemeği hazırlayacaklardı. O kadar tok olmamıza rağmen, Aslı Hanımın yaptığı leziz yemekleri yemeden edemedik. Neyse ki harıl harıl yanan odun sobasının başında içtiğimiz çay imdada yetişti. Sohbet koyulaştı, bu ailenin hikayesini dinledik. Şu sıralarda oldukça yaşlı olan ama yaşlarını hiç göstermeyen anne-babanın eskiden Çukurova’da pamuk işçisi olduklarını ve tam 11 hayırlı evlat yetiştirdiklerini öğrendik. Bir kısmı artık emekli olan bu çocukların ortak projesi olmuş Toprak ev! Çocukken yaşadıkları, sonra da betonarme evlerinin odunluğu görevini görmüş olan bu birbirine bitişik toprak odaları yıkıp yok etmek yerine, onları otantik bir şekilde dayayıp-döşeyip konaklamaya açmışlar. Yabancıların çoğunlukla rağbet ettikleri bu konaklama yeri kışın bile içine kurdukları talaş sobası ile hizmete devam ediyor. Yatmamıza yakın talaş sobamız yandı ve ağır yün yorganlara sarınarak, Hatay’ın en soğuk gecelerinden birini kazasız belasız atlattık. Gece hayli soğuktu ve talaş sobası da kısa sürede geçti, ama sabahı bulduk!


Toprak Ev


Hatay’daki Ailemiz Ateş Ailesi

Sabah Aslı Hanım yine leziz bir yerel kahvaltı hazırlamıştı. Kahvaltıdan sonra tatlı bir sohbet vardı ki, bırakıp gitmekte zorlandık ama yolcu yolunda gerek!

Hatay’daki ikinci günümüzde yine program oldukça kabarık: Zeytin merkezi Altınözü, St.Simon manastırı, Samandağı, Musa dağı eteklerindeki Vakıflı köyü, Çevlik, Titus tüneli, Beşikli mağrası, Dor Mabedi, Arsuz....

St.Simon Manastırı’na Samandağı yolundan gidiliyor. Yolda tabela var, var ama o kadar. Çünkü manastırın civarındaki tepelere rüzgar jeneratörleri kurmuşlar ve sayısız yol açmışlar! Önümüze çıkan ilk dört yol ağzı bizi bitirdi ! Önümüzdeki üç alternatifi ayrı ayrı izlemek için yol çok çamur ve zaman kısıtlıydı, tabii ki geri döndük! Bir küçücük levha koysaydınız ya ey yerel yetkililer, elinize mi yapışırdı?

Samandağı, yine belediye hizmetlerinden yana fakir bir kasaba. Vakıflı köyünü bulana kadar girmediğimiz sokak, geçmediğimiz köy kalmadı. Köylerdeki evler de, yollar da çoğunlukla kötü ve bakımsız. Köyler arasında ilkel bir stabilize yol mevcutsa da, köylerin içindeki yollar çamurada yüzüyor. Her yer balçık!


Vakıflı Köyü 

Ama bu durumun bir istisnası var: Vakıflı köyü! Bu çevrede kalan tek Ermeni köyü olan Vakıflı’ya daha girerken, düzgün döşenmiş parke yollar, temiz kaldırımlar ve estetik kaygısıyla yapılmış taş evler sizi karşılıyor. Kilise bakımlı ve temiz. Yağmur yağmasına rağmen bizi kilisenin bahçesinde bir bayan karşıladı, kilisenin içine buyur ederek, köy hakkında bizi aydınlattı. Köyün halkı ürettikleri organik ürünlerini kilisenin bahçesinin bir köşesindeki küçük dükkanda satıyorlar. Defne sabunu ve ev yapımı likörler benim favorim oldu! İkram ettikleri likör çeşitleri gerçekten çok lezzetliydi. Hanımlar, amaçlarının köyün çocuklarının köyü terk edip kentlere göçmelerini önlemek olduğunu anlattılar, bunun için üretim faaliyetlerini başlattıklarını ve internet üzerinden bile satış yaptıklarını anlattılar. Tebrik ediyorum!


Beşikli Mağarası

Samandağ’dan sonra Akdeniz bizi karşıladı! Kilometrelerce uzanan geniş kumsal Suriye’ye  kadar gidiyormuş. Her zamanki gibi, masmavi ufuklar içimizi ferahlattı. Köy yollarından geçip, döne döne dağdan inerken Dor Mabedi ve kaya mezarları, yine tanıtımsız ve levhasız, sessizce bizi uğurladı.

Çevlik kıyısında ‘Titus tüneli’ ören yerini bulduk. Arabayı park ettikten sonra 1.5 km kadar tünelden içeriye doğru yürümek gerekiyor. Bu ören yeri gayet güzel düzenlenmiş ve beton ve ahşap patikalar sizi Tünel boyunca götürüp taa Beşikli mağarasına kadar ulaştırıyor. Tünel gerçekten görkemli, masif kaya oyularak yapılmış 2 km’lik bir Romalı şaheseri. Etraf tarih denizi! Beşikli mağarası da, aslında mağaradan çok kayalara oyulmuş, sütunlu bir mabed görünümünde. İçi  kaya mezarları ile dolu. Görülmeye değer!


Tünelin Girişi

Sıra geldi son projemiz olan Arsuz’da balık yemeye! Karayolları haritasında Arsuz’a kadar kıyıdan giden bir stabilize yol gösteriliyor. Bir diğer alternatif de, geri dönüp Antakya üzerinden gitmek. Arada yalçın dağlar geçit vermiyor. Tabii Antakya’dan  geldiğimizden, kıyı yolundan, denizi seyrederek gitmeyi tercih ederek yola koyuluyoruz. Hayalimizde taze balıklar!!

Yolculuğumuzun, sadece yarım saat sonra, 2.5 saat sürecek tam bir kabusa dönüşeceğinden habersiz, yola koyulduk.

Yol stabilize başladı ama yaklaşık 10 km sonra iri taşlarla dolu çok geniş ilk sel yatağından geçtik, devamında yol giderek kötüleşti, taş ve toprak haline geldi.

Sağ tarafımız neredeyse düz, biraz da yola doğru eğilmiş çatlaklarla dolu, duvar gibi, masif yalçın kayalık bir dağ silsilesi, solumuz ise yine yer yer hafif uçurumlu bir yar ve altı deniz, üstüne üstlük, yolun altı aşırı yağış nedeniyle kısmen boşalmış durumda.. Yolun üzeri, yukardan yeni düşmüş kayalarla dolu iken ‘heyelan bölgesi’ tabelası her şeye tuz-biber ekti. Geçmek için, bu kimi araba kadar, kimi daha küçük heyelanın arasından sessizce manevralar yapmak zorunda kalır halde bulduk kendimizi. Bir kaç saat sonra kiralık arabamızı bırakacağımız için benzini çok azar azar aldığımızdan, benzin ışığı da yanıyordu. Olayın en dramatik yönü ise, hiç bir telefonun da çekmiyor oluşuydu!

Kısacası uyanık halde bir kabus görüyorduk!

Bu kabus tam 2 saat kadar daha devam etti. Birbirimizle konuşmaktan bile korkar haldeydik, yay gibi gerilmiştik. Adrenalin kulaklarımızdan fışkıracaktı neredeyse! Dehşet içinde, bu yolun bitmesinden başka hiç bir şey istemiyorduk! Yavaş yavaş karanlık da çöktü. 20 km daha bu heyelan bölgesinde, varlığından zaman zaman kuşkuya düştüğümüz bu ‘sahil yolu’ndan devam etmek zorundaydık, çünkü artık dönüşümüz imkansızdı. Sonunda birkaç evden ibaret bir köye geldik. Yoldaki tek canlıya ‘burası Arsuz değil mi?’ diye sorduğumuzda ‘daha epeyce yol var’ cevabıyla yıkıldık! Heyelan bölgesi artık epeyce azalmış ve çoğunlukla virajlı bir orman yoluna dönüşmüştü. Ama ‘benzin kabusu’muz bu ıssızlıkta aynen devam ediyordu. Sonunda Arsuz ve girişindeki benzin istasyonunu bulduk. Şükürler olsun! Halen hayattayız! Eh, şoförün de hakkını yememek lazım! Palio’ya da saygımız arttı!

Arsuz’un içi kış olması nedeniyle ölü bir köy görünümündeydi. Saat akşam 6 civarında olduğundan halen açık bir eczane vardı. Koşarak eczaneye girerek, balık yiyebileceğimiz bir yer hakkında eczacının bilgisine başvurdum. Eczacı, Marin restoran adlı bir yeri tavsiye etti, açık olma olasılığının yüksek olduğundan söz etti ama ‘taze balık konusunu sorayım’ diyerek telefona sarıldı, sağolsun varolsun! Olumlu yanıt alınca bana yolu tarif etmeye koyuldu; ‘İskenderun yolu üzerinde, sağda, zaten siz de oradan geldiniz’ deyince, ben  Samandağ tarafından geldiğimizi söyledim. O anda 2 tezgahtar yerinden fırladı ve bir müşteri dehşet dolu bakışlarıyla bana döndü?? Bana, inanmayan gözlerle bakıp ‘ ama o yol açık değil ki, sel götürdü’ dediler! Sonra ‘araba ne?’ diye heyecanla sordular. Kapıda duran Fiat Palio’yu gösterdim. ‘kimse oraya jiple bile gitmeye cesaret edemez bu mevsimde’ dediler..

Meğer ne kadar da şanslıymışız!! Bir kez daha anladım!

Marin restoran’a girer girmez balıkdan önce bir duble rakı söyledim. Şoför Cemo içemese de, ben bir kez daha ‘hayata’ kadehimi kaldırdım!!

Güzel bir yemekten sonra asfalt bir yol ile İskenderun otoyoluna bağlandık ve havaalanına ulaştık. Hoşçakal Hatay!

Bu son ‘heyecan dolu macera’ olmasaydı, Hatay’dan bir kaç güzel anı, biraz mide fesadı dışında hatırlayacağımız fazla bir şey olmayacaktı. ‘Kabus yol’ Hatay yolculuğunu anılarımıza kazıdı!!

Bilmem siz ne dersiniz?

Çevlik’den sonra bir fotoğrafımızın olmayışı da bu nedendendir !

 

Ayşe Mutlu Demetçi     
28 Ocak 2011          

 

Ayşe Mutlu Demetçi'ye teşekkürlerimizle


14.04.2011