e-mail    

Konuk Defteri
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

  Boronowsky "İnsanın Yücelişi 2"

Derleyen: Sezer Ertuna    

 


Sevgili Denizce Dostları,

BBC için hazırlanan bu çalışmayı büyük bir beğeni ile sizlere sunuyoruz. Genel kültür birikimi açısından ciddi bir önem taşıyor.

                                                                      Sevgi ve saygılarımızla
                                                                                Denizce
                                                                  

1. Biyolojik Evrim - Kültür Evrimi / İnsan Ektiğini Biçer / Taşın İçindeki Tohum
2. Gizli Yapı / Evrenin Müziği / Yıldızların Habercisi
3. Yüce Yürüyüş / Güç Tutkusu / Yaşam Aşaması
4. İç  İçe  Dünya / Bilgi ve Yanılgı / Kuşaktan Kuşağa

 

GİZLİ YAPI

İster fırında, ister mutfak ocağında olsun ateşle başarılan işleme alşimi denir.  Alşimi inancına göre, özdekler ateşle, önceden kestiremeyen biçimlerde değişiverirler.  İşte ateşi yaşamın kaynağı yapan, bizi özdekler dünyasının altındaki gizli yerlere çekip götüren, ateşi, yaşayan bir canlı saydıran yetenek buydu.

Alşimistler, cıva sülfidi olan kırmızı pigment, yani sinabarı kaynatırlardı.  Isı, kükürdü uçurur, geriye cıva dediğimiz o sihirli sıvı gümüş tanecikleri kalırdı.

Bu deneme, İ.Ö. 1500 yılına dek alşimistlerin evrenin kükürt ve cıvadan oluştuğuna inanmalarını sağladı.  Bu deney önemli bir başka noktaya da dikkati çeker. Ateş, yakıcı ve yok edici değil, değiştirici bir unsur sayılmıştır. İşte ateşin gizi budur.

İlk insanların 400.000 yıl önce ateşi öğrendikleri söylenebilir. Demek ki Homo_erectus ateşi  bulmuştu.

Uygarlığımızı oluşturan büyük değişim, yepyeni bir madde türünün, maddenin niteliğini belirleyen o büyük değişimidir.  Büyük teknik adımlardan biri budur.  Bu adımla ateşin, maddeleri çözüp ayıran çok ince, çok nazik bir alet olduğu anlaşılmıştır.

10.000 yıl kadar önce, yerleşik tarımın başlangıcından az sonra, Orta Doğu'da insanlar bakır kullanmaya başladılar.  Fakat madenin kullanımı, yöntemli bir biçimde tedariki sağlanmadıkça genelleşemedi. Bu da, madeni cevherden çıkarma işlemidir ve bugün bildiğimiz kadarı ile, 7.000 yıl önce, İ.Ö. 5000 yıllarında, İran ve Afganistan'da başlamıştır.


Bakır Filizi

Madenle, insanın güç alanı ansızın genişleyiverdi.  Artık elinde biçimlendirilebilen, çekilebilen, dövülebilen, döküm yapılabilen bir maden vardı.  Bu madenle alet yapılabilir, süs eşyası yapılabilir, kap kacak yapılabilir, üstelik yeniden ateşe atılıp biçimi değiştirilebilirdi.  Bakırın bir tek özürü vardı.  O da yumuşak bir maden oluşuydu.  Bu nedenle keskin ve kesici olamıyordu.  İnsan yüceliş yolunda kısa bir süre duraksadı.  Bir sonraki adım, keskin kenarlı sert bir maden bulmaktı.  Bu, teknik yönden büyük bir ilerleme idi.  Saf  bakır kat kat kristallerden oluşur.  işte bu katların üstünde metalin  atomları ızgara gibi,  düzenli bir biçimde dizilir.  Bunlar birbirinin üstüne kayar, sonra ayrışırlar.  Bakır tel boyun verince, gerilimden dolayı değil de, iç kaymadan ötürü kopar.  Çözüm, bakır kristallerinin içine pürüzlü bir şeyler ekleyerek kaymayı önlemek ve sertleşmeyi sağlamaktır. Yapacağımız şey, içindeki atomların tümü aynı türden olmadığı için daha sert kristallere sahip bir alaşım oluşturmaktır.

Modern anlayışla durum budur.  Ancak alaşımların özelliklerinin atomik yapılardan ileri geldiğini ancak elli yıldır biliyoruz.  Oysa eski maden ustaları, deneyle ya da güzel bir rastlantı ile bu gerçeği öğrenmişlerdi.  Kısacası, bakıra daha da yumuşak bir maden olan kalayı katsanız, sonunda her ikisinden de daha dayanıklı bir metal elde edersiniz. 

BRONZ:  Bu buluşa yol açan güzel rastlantı olsa olsa eski dünyada  kalay yataklarının bakır yatakları yakınında bulunmasından doğmuştur. Gerçekte, hemen hemen her saf maden yumuşaktır, saflığı  azaldığı ölçüde güçlenir.  Bu bakımdan kalayın yaptığı özel bir işlev  değil, genel bir işlevdir. Bronz işçiliği Çin'de en üstün düzeye erişmiştir.  Çin'e kuşkusuz  Orta Doğu'dan gelmiştir.  Çinliler bronz sanatının en yüksek noktasına  geldikleri vakit, bronz artık bambaşka bir anlam daha taşıyordu.  Bu  güzelim Çin eşyaları, hem sevimli, hem kutsal olan yemek ve şarap  kapları, teknik beceriden ansızın sanatın doğabileceğini kanıtlıyordu. Bakırın bir alaşım yolu ile gelişimi bronz, demirin alaşım yoluyla  gelişimi çeliktir.  500 yıl sonra, İ.Ö. 1000 yıllarında, Hindistan'da çelik üretiliyor, çeşitli çelik türlerinin kendine özgü nitelikleri  biliniyordu.  Ama gene de çelik, yakın çağlara dek özel ve  ender bir malzeme olarak kaldı.  Çeliğin özel niteliklerini ortaya çıkaran teknik, Japon kılıcının yapımında en üstün noktaya varmıştır.  Çelikte, demire  çok küçük bir oranda karbon katılması ile alaşım oluşur.  Bu oran  çoğunlukla yüzde birden azdır.  Bu orandaki oynaklıklar çeliğin niteliğini saptar.  Kılıç yapımı, karbon miktarı ile ısının nazik  dengesini yansıtır.

ALTIN, yüz kez eritilse de bozulmaz.  Yani eşsiz bir fiziksel  niteliğe sahiptir. Alşimistlerin düşü, sentetik altın yapmaktı.  Bunun deneyi de, saf  altın taneciklerinin ısı ile ayrılması idi.  Altının çürümeye karşı  direnci eşsizdi.  Bu bakımdan Alşimistler temel madenleri altına çevirmeye başladıkları vakit, ateş aracılığı ile yapmak istedikleri değişiklik, çürüyen bir maddeden/çürümeyeni elde etmekti. Gündelik, olağan bir nesneden, ölümsüz bir nesne yaratma çabasındaydılar. Bu da sonsuz gençliği aramaktan farksızdı.  Yaşlılıkla savaşan her ilaçta altın vardı.  Alşimistler, ülke büyüklerine, ömür uzatmak için, altın tastan içki içmelerini öğütlerlerdi.

Alşimistler, insan vücudundaki kimyasal maddelerin öbür kimyasal maddelerden farksız olduğunu kabul ederek tıbba mineralleri  katmışlardır.  Oysa 1500 yılına kadar tıp, tedavilerin bitkiler ve  hayvanlarla sağlanabileceği inancına sahipti.

Priestley, havanın kendi başına bir element olmadığını, çeşitli gazlardan oluştuğunu, bunlardan birinin de oksijen olduğunu kanıtladı. Bundan başka, yeşil bitkilerin gün ışığında solunum yoluyla havaya oksijen kattıklarını, böylece bu havada soluyan hayvanlara oksijen sağladığını da keşfetti. Oksijenin keşfine anlam katan Antoine   Lavoisier oldu.  Kimyasal ayırım nicelik yönünden de deneylenebilirdi. Daha sonra Dalton şu kuramı geliştirdi. “Birbiri ile birleşen çeşitli elementlerin tartılı ağırlıkları, değişmezlikleri dolayısı ile, atomları arasında bir birleşim yöntemi ifade eder.”  Kimyasal kuramı, modern atom kuramının temeli yapan da atomların kesin, değişmez hesaplarıdır.

 

EVRENİN MÜZİĞİ

En ilkel toplumların bile bir sayı yöntemi vardır. İnsanlar, her kültürde, konuştukları gibi sayı da saymışlardır.

Pythagoras'a göre, doğada bir uyum vardır.  Değişkenliğinde bir birlik vardır.  Bir de dili vardır.  Sayılar doğanın dilidir.   (İ.Ö. 550)

Pytagoras şu genel teoremi buldu : Hipotenüsün karesi, iki dik  kenarın kareleri toplamına eşittir. İskenderiye'de İsa'nın doğduğu çağlarda uygulanan bir başka bilim  dalı da astronomiydi.  Bilimlerin eski çağlarda göklerde araştırdığı giz, Klod Batlamyus adında bir Yunanlı tarafından çözümlenmişti. (İ.S. 150)  Ay kuşkusuz dünyanın çevresinde dönerdi, öyleyse Batlamyus'a göre, güneş ve öbür gezegenler de aynı biçimde devinirlerdi. (o çağlarda ay da güneş te gezegen sayılırdı.) Yunanlılara göre en  kusursuz devinim yuvarlaktı.  Böyle olunca, Batlamyus da gezegenlerin yuvarlak biçimlerde, ya da başka yuvarlaklar üzerinde yürüyen  yuvarlaklarda devindiklerini kabul ederdi.   Bu tür yuvarlak, ve bir  yuvarlak üzerinde dönen başka yuvarlaklardan oluşan bir yöntem, bugün  bize çok basit ve saçma gelir.  Oysa bu yöntem, hem güzel, hem de işler  bir buluştu.  Bu buluşa orta çağların sonuna dek, hem Araplar, hem de  Hıristiyanlar inanmışlardı.  Bu kuram tam 1.400 yıl yaşadı.  Hiç bir bilimsel kuram, temelden bir değişikliğe uğramaksızın, böylesine uzun yaşamamıştır .

İtalya'yı Rönesansın beşiği sayarız.  Oysa Rönesans anlamı, 12. yüzyılda İspanya' da doğmuştur. Bu anlamın simgesi de  Toledo'daki ünlü çevirmenler okuludur.  Bu okulda Avrupa'nın çoktan  unuttuğu eski kitaplar Yunanca'dan Arapça'ya ve İbranice'ye, sonra  Latince'ye çevriliyordu.  Toledo'da, bir başka aydın girişim daha vardı. Yıldızların konumlarını gösteren bir ansiklopedi olarak astronomik  çizelgeler yapılmıştı.  Bu çizelgeler tam bu kente ve bu çağa özgüdür.  Çizelgeler Hıristiyan, harfler Arap'tır.  Sonuç hayli moderndir. Batlamyus'un çemberlerden oluşan yönteminde zaman düzenli ve  yeknesak akar gider.  Ama gerçek dünyada devinim hiç de yeknesak  değildir.  Her an yoğun ve hız değiştirir. Böylece, 1600 yılından sonra Johannes Kepler, bir gezegenin  deviniminin yuvarlak ve yeknesak olmadığını düşündü.  Gezegen  yörüngesinde değişen hızlarla ilerler.  Demek ki eski matematiğin statik modelleri yeterli değildi.  Ani devinimi tanımlayan ve çözümleyen yeni bir matematik gerekliydi.  Ani devinim matematiği, 17. Yüzyılın  sonlarına doğru, iki büyük bilgin tarafından bulunmuştur.  Isaac Newton ve Gottfried Wilhelm Leibniz.  Artık bu buluş bilgimize öylesine  yerleşmiştir ki, doğanın betiminde zamanı doğal bir unsur olarak  düşünürüz.  Teğet, hızlanma, eğri, bölünemez parçalar, diferansiyel gibi kavramları bu iki bilgin ortaya atmıştır. Böylece matematik artık dinamik bir düşün biçimi olmuştur. Bu da insanın yücelişinde atılmış  çok büyük bir adımdır. Pythagoras, sayıların doğanın dili olduğunu söylediğinden bu yana,  doğa kuralları sayılardan oluşmuştur.  Ama artık doğanın diline, zamanı tanımlayan sayıların da katılması gerekiyordu. Doğa kuralları devinim kurallarına dönüşmüş, doğanın kendi de, statik çerçeveler dizisi değil, devingen bir süreç olmuştur.

 

YILDIZLARIN HABERCİSİ

İ.S. 150 yılında Yunanlılar gökyüzü için yedi kadran düşünmüşlerdi ve matematikte anlatımını yapmışlardı. Oysa gökyüzünün yedi değil, bir tek mekanizması vardır. Bu mekanizma, 1543 yılında Kopernik güneşi, gökyüzünün tam ortasına yerleştirinceye dek bulunamamıştır.


Galileo Galilei
(Pisa 1564   Arcetri 1642)


Galileo'nun Teleskopu


Fuco sarkacı

 

Modern bilimsel metodun yaratıcısı olan  Galileo, teleskop sayesinde ilk kez, bugün pratik bilim dediğimiz şeyi başarmış oldu. Aygıtı kendi imal etmiş, deneyi yapmış, sonucu yayınlamıştı. Bu  çalışmasını eylül 1609 ile mart 1610 arasında sürdürmüştü.  Bu sürede "Yıldızların Habercisi" adlı görkemli kitabını yayınladı. Kitapta.: Yeni astronomi gözlemlerini resimleyerek anlatmıştı.  Galileo'nun  gökyüzünde gördüğü ve bakmak isteyen herkese gösterip kanıtladığı gerçek, Batlamyus'un gökyüzü kuramının geçerli olmadığını saptıyordu.  Kopernik'in düşüncesi gerçekti ve artık apaçık belirlenmişti.  Son  zamanların bilimsel yeniliklerinin çoğu gibi, bu buluş da, o çağın  tutucularını hiç de hoşnut etmedi.
Galileo'nun istediği, Kopernik'in haklı olduğunu göstermek, herkese kanıtlamaktı. Fakat henüz Kopernik' i açıkça savunma zamanının  gelmediğini biliyordu. 

Böyle bir zamanın bir gün geleceğine de  inanıyordu.  Bu anı bekleyiş, aydın bir kişi olan Kardinal Maffeo Berberini'nin 1623 yılında Papa seçilişine dek sürdü.
Galileo 1624 yılında iyimserlikle Roma'ya geldi ve yeni Papa ile bahçede altı kez uzun uzun konuştu.  Bu aydın Papa'nın, 1616 yılında, Kopernik'in dünyanın biçimi hakkındaki görüşlerine konan yasağı  kaldıracağını umuyordu.  Oysa Papa'nın buna hiç de yatkın olmadığı anlaşıldı.  Galileo, Papa'nın, kilisenin sınırları içinde kalsa bile, kendinden yana olduğunu sanıyordu. 
Bunu denemeye karar verdiği zaman en büyük yanılgıyı yapmış oldu.  Aydın görünen Papa, Tanrı'nın yapıtı olan dünyanın deney yoluyla açıklanabileceği inancına karşı çıkıyordu ve Galileo'nun da bu görüşü kitabında yansıtmasına direniyordu.

Galileo, 1632 yılında "Yüce Dünya Yöntemi Konusunda Diyalog" adlı kitabını yayınladığı vakit, Papa'nın tüm öfkesini üzerinde topladı. Sonuç Engizisyon Mahkemesi idi.  Bu mahkemenin yargısı kesin ve değişmezdi. 

Bu mahkeme, Reformasyon ilkelerinin yayılmasını önleme amacı ile kurulmuştu.

1571 yılından sonra da bu kuruma, yazılı belgelerin yargılanması yetkisi verilmiş, böylece Yasaklanan Kitaplar Endeksi ortaya çıkmıştı.  Mahkemede yargılananların savunma avukatları da yoktu.

Galileo'nun duruşmasında on yargıç vardı.  Tümü de Kardinal ve Dominikan'dı. Biri Papa'nın kardeşi, biri de yeğeniydi. Mahkemenin kararı saptanmıştı.  Kendilerine karşı gelen bu bilim adamı küçük düşürülmeli idi.  Yetki gücünün ne olduğu sadece eylemle değil, amaçla da kanıtlanmalıydı. Galileo sinmeliydi. Sanki kullanılacakmış gibi, işkence aletleri gösterilmeliydi.  Galileo'ya işkence yapılmamıştı.

Yalnız, yapılacağına dair iki kez tehdit edilmişti.  Duruşmanın amacı da buydu.  Amaç, düş gücü olan kişilere, ilkel, hayvansal korkudan arınmamış olduklarını göstermekti.  Galileo da boyun eğdi. Galileo, yaşamının sonuna dek, günlerini Floransa'dan hayli uzak olan Arcetri'deki villasında sıkı gözaltında geçirdi.  Papa amansızdı. Galileo hiçbir şey yayınlamayacaktı. Yasaklanan ilke tartışılmayacaktı. Bunun sonuncu olarak, tüm katolik bilim adamları, o günden sonra suskun kaldı.

Galileo, bir tek şey yapmaya kararlıydı.  Duruşmanın duraklattığı "Yeni Bilimler" kitabını yazacaktı.  Bu kitap, yıldızlarla değil, yeryüzündeki maddelerle ilgili fizik bilimini içeriyordu.  Kitabı 1636 yılında, 72 yaşında tamamladı. Tabii yayınlayamadı. İki yıl sonra Protestanlar, Hollanda'da bu kitabı bastılar.  Artık Galileo kör olmuştu .

Duruşmanın ve tutuklamanın sonucu, Akdeniz' de bilimsel gelenek tümden durdu. Artık bilimsel devrim, Kuzey Avrupa' ya kaymıştı. Galileo, 1642 yılında, kendi evinde tutukluyken öldü.  Aynı yıl, Noel günü İngiltere'de Isaac Newton doğdu.

 

1. Biyolojik Evrim - Kültür Evrimi / İnsan Ektiğini Biçer / Taşın İçindeki Tohum
2. Gizli Yapı / Evrenin Müziği / Yıldızların Habercisi
3. Yüce Yürüyüş / Güç Tutkusu / Yaşam Aşaması
4. İç  İçe  Dünya / Bilgi ve Yanılgı / Kuşaktan Kuşağa