| |
Sevgili Denizce Dostları,
BBC için hazırlanan bu çalışmayı büyük bir beğeni ile sizlere sunuyoruz. Genel kültür birikimi açısından ciddi bir önem taşıyor.
Sevgi ve saygılarımızla
Denizce

YÜCE YÜRÜYÜŞ
1632 yılında Galileo, "Yüce Dünya Yöntemleri Konusunda Diyalog" adlı kitabının ilk sayfalarını yazarken, iki kez, İtalyan bilim ve ticaretinin kuzeyli rahipler tarafından yenilebileceğini söylemişti. Bu sözleri söylerken en çok düşündüğü kişi de astronom Johannes Kepler'di. Kepler'e göre yörünge geniş bir elips biçiminde olup, güneş, özekten biraz ötede bir odaktadır. Gezegen hep aynı hızla devinmez. Değişmeyen; gezegeni güneşle birleştiren çizginin, odakla güneş arasındaki alanı süpürme hızıdır.
|

Sir Isaac Newton
(1642 - 1727)
|
|
İşte 1642 yılının Noel günü Isaac Newton doğduğu vakit (Lincolnshire), durum buydu.
Newton önce Kalkülüs yöntemini buldu. Sonra evrensel çekim düşününe vardı. Ay'ın, dünya çevresindeki devinimini hesaplayarak hemen deneyini yaptı. Ay, eğer dünya çekimi nedeni ile odağını izlemekte ise, o zaman tıpkı büyük hızla atılmış bir top gibidir diye düşünüyordu. Sürekli olarak dünyaya düşmektedir ama öyle hızlı gitmektedir ki, bir türlü dünyaya düşememektedir. Döne döne gitmektedir. Çünkü dünya yuvarlaktır. İlk yaptığı kabataslak hesapla ayın gerçek dönemine aşağı yukarı varmıştı: 27 1/4 gün kadar.
|
Newton'un ilk kitabı optik konusundadır. Nesnel evrenin anlatımında işe ışıktan başlaması çok ilginçtir, Maddeyi ışıkla görürüz. Işığın varlığından ise, madde tarafından kesildiği için haberimiz olur. İşte her fizikçinin dünyası bu düşün ile oluşur. Çünkü fizikçi, birini anlamadan öbürü konusunda bilgisinin derinleşemeyeceğini bilir.
Newton 1666 yılında, bir merceğin kenarındaki saçak gibi şekillerin ne olduğunu düşünmeye başladı ve bunu bir prizma ile dürterek etkisini inceledi. Işık bir prizmadan geçtiği an, kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Newton, belirgin olan gerçeği şöyle anlatmıştı: Işık değişmez, fiziksel biçimde ayrılır. (Işık, farklı olarak kırılabilen ışınlardan oluşur, bu ışınlar da, yansıma yönleri ne olursa olsun, kırılma derecelerine göre, duvarın çeşitli bölümlerine taşınmaktadır.)
Newton'un yönteminde salt olan bir başka unsur da zamandır. Zaman, göklerin haritasının çiziminde büyük önem taşır. Her şeyden önce, yıldızların ne uzaklıkta olduğunu bilemiyoruz. Sadece görebildiğimiz düzeye ne vakit geldiğini biliyoruz. Bu yüzden denizciler için iki aygıtın geliştirilmesi gerekiyordu: Teleskop ve saat.
|

Albert Einstein
(Ulm 1879 - Princeton 1955)
|
|
Newton'un evreni, yaklaşık ikiyüz yıl kadar aksamadan işlerliğini sürdürdü. 1900 yılından az sonra Albert Einstein dünyanın kaç bucak olduğunu herkese gösterecektir.
Einstein'a göre evrensel zaman yoktur. Daha ince bir zaman vardır. Bu kavram, gezinen insanla evde oturan insan için aynı değildir.
Böylece, her birimiz, kendi yolumuza göre ayrı düşünürüz. İşte bağıntı kuramının özü budur. Ama ilk akla gelen soru şudur. Gezinen insanla evde oturan insanın zaman kutusunu birlikte tutan nedir? Işık akımı. Işık bizi birbirimize bağlayan bilgileri taşır. Birbirimize sinyal verdiğimiz vakit, gönderdiğimiz haber hep aynı hızla gider. Işığın hızından daima aynı değeri elde ederiz. Işık hızının değeri hiç değişmez.
|
Işık ve diğer radyasyonlar, bir olaydan, dalgalar halinde evrene yayılır. Bir olayın haberi, hiçbir şekilde gideceğinden daha hızlı gidemez. Haberler ya da mesajların en kesin ileticisi, ışık ya da radyo veya X ışınıdır. Bu, maddesel evrenin bağlantısını sağlayan temel özelliğidir.
Einstein, yaşamı boyunca ışığı zamana, zamanı da boşluğa; enerjiyi maddeye, maddeyi boşluğa; boşluğu çekime bağlamıştır. Yaşamının sonunda, çekimle elektrik ve manyetizim güçleri arasında bir birlik aramıştır.
GÜÇ TUTKUSU
“Devrimleri yazgı değil insan yapar”. Bunlar, çoğu zaman eşsiz birer dahidir. Ama 18. y.y.'ın büyük devrimleri, pek öyle büyük sayılmayan kişilerin bir araya gelmesi ile oluşmuştur. Bu insanları yönelten, herkesin kendi esenliğine kavuşmakta kendisinin söz sahibi olduğu inancıydı.
Bilimin sosyal sorumluluk taşıdığını artık hepimiz biliyoruz. Ama bu düşün, ne Newton, ne de Galileo'nun aklına bile gelmemişti. Onlara göre bilim, dünyanın olduğu biçimde betimlenmesiydi. Tek sorumlulukları da, doğruyu söylemekti. Bilimin toplumsal bir girişim olduğu inancı, modern bir inançtır ve Endüstri Devrimi ile başlamıştır.
Endüstri Devrimi, 1760 larda başlayan bir dizi değişimlerden oluşmuştur. Gerçekleşen tek devrim değildir. Üçlü devrimler dizisinin ilkidir. Öbür iki devrimden biri, 1775 yılında başlayan Amerikan Devrimi, diğeri de 1789 yılında başlayan Fransız Devrimidir. Bir endüstri devrimi ile iki politik devrimi aynı kalıba sokmak yadırganabilir. Ama gerçekten tümü de sosyal devrimdir. Endüstri Devrimi, sosyal değişiklik yapmanın İngilizlere özgü bir yoludur. Bu bakımdan Endüstri Devrimine İngiliz Devrimi de denebilir.
1750 yılında büyük bir gelişim gerçekleşti. Bu, mühendisler için çok önemliydi. James Brindley (1716-1772) gibi kişiler de suya tutkundu. Köylerde her yerden su akıyor, her yönden su fışkırıyordu. Suyun bir güç kaynağı olduğu belliydi. Su, yepyeni bir devinim dalgasıydı. James Brindley, kanal yapımı sanatının öncüsü oldu. Brindley, Manchester ile Liverpool'u birbirine bağlayan kanal yapımını başardı. Daha sonra İngiltere'yi bir baştan bir başa 400 mil uzunluğunda kanallarla ördü.
İngiliz kanallarının yapımında iki özellik vardır. ikisi de Endüstri Devriminin tüm niteliğini yansıtır. Biri, devrimi yapanların pratik kişiler oluşudur. Bunlar, Brindley gibi, çoğunlukla az eğitim görmüş kişilerdi. İkinci önemli özellik te, yeni buluşların günlük yaşamda kullanım amacı taşımasıydı. Kanallar ulaşım damarlarıydı. Gezi tekneleri için değil, mavnalar için yapılmışlardı.
İngiltere'de teknoloji, başkentten uzakta, ülkede bir baştan bir başa uygulama amacını taşırdı. Oysa, Avrupa'nın karanlık saraylarında teknolojinin anlamı hiç de bu değildi. Endüstrinin güçlü kişileri demir üreticileriydi. Güçlüydüler, sanki insan üstü yaratıklardı. Hükümet bile, tüm insanların eşit yaratıldığı inancını, bunlara baktıkça, haklı olarak yitiriyordu. Kuzeydeki ve batıdaki işçiler artık ırgat değillerdi. Bunlar endüstri toplumunu oluşturmuşlardı. Emeklerinin karşılığı olarak yiyecek, giyecek, yakacak değil, para alıyorlardı. Hükümet yeterince madeni para basmayınca, John Wilkinson gibi demir kralları, ücret dağıtımı için kendi paralarını bastılar. Bu paraların üstünde kral resmi yerine kendi yüzleri basılıydı. Bu demir kralları, döküm demiri büyük yenilikler getirerek kullanmaktaydı. Wilkinson ilk demir gemiyi 1787'de yaptı.
|

İlk Buhar Makinası
|
|
Daha sonra enerji, bilimde yeni bir tutku, bir bakıma yeni bir düşün oldu. James Watt, enerji gücünün kralı olan buhar makinesini yapmıştı. Endüstri Devrimi, enerjiyi arayan, bulan büyük bir güç oldu. Tüm doğada; rüzgarda, güneşte, suda, buharda, kömürde enerji kaynakları arandı.
Ansızın bir soru belirdi. Bunların tümü neden aynıdır ? Aralarında ne gibi bir bağıntı vardır? Bu soru daha önce hiç sorulmamıştı. o ana kadar bilim, doğayı yalnızca olduğu biçimde incelemekle yetinmişti. Ama, doğayı değiştirip ondan güç elde etmek, bir tür enerjiyi başka bir tür enerjiye dönüştürmek, bilimin en üst düzeyine varmak demekti.
|
Özellikle bir konu artık kesinleşmişti. Isı, bir çeşit enerjiydi ve belli bir değiş oranı ile başka türlere dönüştürülebilirdi. 1824 yılında Sadi Carnot adında bir Fransız mühendisi, buhar makinelerine bakarak bir makale yazmış, bu makalede termodinamik (Isı dinamiği) bilimini ortaya atmıştı. Enerji, bilimde artık özek anlam olmuştu. Artık bilimsel düşün ve uğraşı, kökü enerji olan doğa birliğinde toplanmıştı.
Endüstri Devrimi, insanın yücelişinde Rönesans kadar önemli ve güçlü bir adım olmuştur. Rönesans insan vakarının temelini atmıştır. Endüstri Devrimi de doğanın birliğini tanıtmıştır. " Doğanın yüce parçaları yok edilemez. "
YAŞAM AŞAMASI
Evrim kuramı, 1850 yıllarında, birbirinden ayrı olarak iki kişi tarafından geliştirildi. Bunların birisi Charles Darwin (1809-1882), öbürü Alfred Russel Wallace idi. İkisi de fen alanında yetişmişti ama her ikisinin de Yüreğinde doğacılık yatardı.
|

Charles Darwin
|
|
Darwin, 1838 yılında Rahip Thomas Malthus' un yazdığı "Nüfus Konusunda Deneme" başlıklı yazısını okurken Mathus'un bir düşüncesi dikkatini çekti. Malthus nüfusun, besinden daha büyük hızla çoğaldığını söylüyordu. Bu, hayvanlar için geçerliyse, 0 zaman, yaşamak için hayvanların birbirleriyle yarışması gerekiyordu. Demek ki doğa, ayıklayıcı bir güç oluyor, zayıfları öldürüyor, çevresine uyumlu olan ve canlı kalanlardan yeni türler oluşturuyordu. Darwin, böylece oluşturduğu kuramını 1843 yılında yazdı. İki yıl sonra da bu kuramı geliştirmiş oldu. Öldükten sonra basılması önerisi ile ve bir miktar parayla çalışmasını karısına teslim etti. 1858 yılının şubat ayında Wallace de Malthus'un yazdığı aynı yazıyı okudu ve daha önce Darwin'in dikkatini çekmiş olan aynı açıklama, ansızın onun da düşüncesinde parlayıverdi. Düşüncelerini kaleme aldı. |
Bu konuyla Darwin'in ilgilendiğini biliyordu. Makalesini Darwin'e gönderdi. Makale, 18 Haziran 1858 günü Darwin'in eline geçti. Darwin ne yapacağını şaşırmıştı. Tam yirmi yıl sessiz sedasız bu kuramı destekleyecek veriler toplamıştı. Dostları Darwin'in derdine çare buldular. Lyell ve Hooker daha önce Darwin'in bu konudaki yazılarını okumuşlardı. Ay Derneğinin Londra'da yapılacak ilk toplantısında her iki raporun da okunmasını sağlayacaklardı. Raporlar hiç coşku yaratmadı. Ama Darwin'in düşünceleri açığa çıkmıştı. Wallace tok gözlü ve soylu bir adamdı. Sonuçta, bu konudaki kitabı Darwin yazdı. "Türlerin Kökeni" adlı yapıtı 1859 yılı sonunda yayınlandı. Kitap büyük yankılar uyandırdı ve kapışıldı. Doğal ayıklama ile türlerin evrimi kuramı, kuşkusuz 19. y.y.'ın en önemli bilimsel buluşuydu. Kitabın uyandırdığı çeşitli yankılar durulduktan sonra, artık dünya değişik bir özellik kazanmıştı. Çünkü dünyanın gelişen bir dünya olduğu anlaşılmıştı. Canlıların oluşumu statik değildir, fiziksel süreçlere benzemeyen bir biçimde, zamanla değişir. Fiziksel dünya, on milyon yıl önce nasılsa, bu gün de aynıdır ve yasaları da değişmemiştir. Ama yaşayan dünya öyle değildir. Fizik biliminin tam tersine, biyoloji dalında her konu zamanla bağlantılıdır. Böyle olunca, hepimizin evriminin başlangıç noktasını, yeryüzünde ilk canlıların oluştukları anda aramamız gerekir. Gerek Darwin, gerekse Wallace, insanların davranışlarına baktılar, şimdiki haliyle kemiklerimize baktılar, eski halini görmek için fosillere baktılar ve biz insanların bu duruma gelinceye dek aştığımız yolun izini bulmaya çalıştılar. İlk basit canlılar nelerdi? - Olsa olsa, canlılığı betimleyen kimyasal moleküllerdi.
İşte bu yüzden yaşamın ortak kaynağını ararken, bugün artık daha derine iniyor, hepimizin paylaştığı kimyasal niteliğe bakıyoruz. Şu anda, parmağımızdaki kan, tam üç milyar yıl önce, kendi kendilerini yenileyebilen moleküllerden başlayarak, milyonlarca adım ve aşamalardan geçerek bu duruma gelmiştir. İşte çağdaş anlamda evrim budur. Bunun oluş yöntemi de bir bakıma kalıtıma dayanır. Bir bakıma da kimyasal yapıya dayanır. :
 |
|
1863 yılında Fransa Kralı,
Pasteur'den (1822-1895), şarabın fermantasyonunun neden iyi yapılamadığını incelemesini istedi. Pasteur, bu sorunu iki yılda çözümledi. Pasteur, "şarap bir organizma denizidir." demişti. "Bu organizmaların bazıları şarabı yaşatır, bazıları da öldürür." Bu düşüncenin çok önemli bir yönü vardır. Bu da, Pasteur'ün organizmaların oksijensiz yaşayabildiklerini bulmuş olmasıdır. Bu, yaşamın başlangıcını göstermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü dünyada yaşam baş1adığı çağlarda oksijen yoktu. Evrim kuramı artık bir savaş alanı olmaktan çıkmıştır. Nedeni de, Darwin ve Wallace'ın çağına oranla bu gün elimizdeki verilerin çok daha bol, çok daha çeşitli oluşudur. En ilginç ve en modern kanıt, kendi gövdemizin kimyasal yapısıdır.
|
Biyoloji bilimi, yüzyıllık bir süre içinde yaşamın özü açısından iki büyük düşün bulma mutluluğuna erişmiştir. Bunlardan biri, Darwin ve Wallace'ın doğal ayıklama yoluyla evrim kuramıdır. Öbürü de, kendi çağdaşlarımız tarafından yaşam döngüsünün kimyasal bir yapı yoluyla anlatımıdır .
Yaşam başladığı vakit, dünyadaki kimyasal maddeler yalnız dünyaya mı özgü idi? Öyle sanırdık. Ama en son bulgular bunun tersini göstermektedir. Son yıllarda, gezegenler arası boşlukta, böylesine soğuk bölgelerde bulunabileceğini aklımıza dahi getiremediğimiz spektral moleküllerin izlerine rastlanmıştır. Hidrojen siyanit, siyano asetilen, formaldehit gibi. Bunlar, dünyanın dışında, hiçbir yerde var olabi1eceğini sanmadığımız moleküllerdir. Belki de yaşamın çok daha çeşitli bir başlangıcı ve çok daha çeşitli biçimleri vardır. Üstelik (eğer bir gün bulacak olursak) başka yerlerde başlamış olan yaşamın, evrim çizgisinin bizimkine benzemesi de gerekmez. Belki ne biz ona yaşam deriz, ne de o yaşam bizi yaşamdan sayar.
|
|