e-mail    
 





AB Hotel
Acarlar Gölü
Agva
Amasya
Antalya Şel.
Antarktika
Assos
Borçka - Şavşat
Bordeaux
Bozcaada
Burgazada
Cezayir
Costa Farilya
Çağlayanlar
Çamaltı Tuzlası
Çığlıkara
Dalış Turları
. Avustralya
. Endonezya-Papua
. Endonezya-Walea
. Galapagos
. Honduras
. Komodo
. Maldivler
. Meksika
. Mikronezya
. Tayland
Düden
Dünyanın Renkleri
. Mali
. Myanmar
. Sicilya
. Toskana
Erciyes
Galata Kulesi
Galata Mevlev.I
Garipçe
Galata Mevlev.II
Gölyazı
Halfeti'den Hasankeyf'e
Ilgaz
Jeoparklar
Kaklık Mağarası
Kapıdağ Y.
Karaköy
Kastamonu
Kızıldeniz
Konya
Korfu Adası
Kumluca
Kuzguncuk
Loire Vadisi
Marmara Adası
Mersin
Mısır'ın Gizemi
Nice
Özbekistan-Darvaz
Palamutbükü-I
Palamutbükü-II
Piramitler
Prag
Prens Adaları
Rio
Sanaa
Santorini
Santorini
Sao Paulo
Sarıkamış
Sinop
Sultanahmet
Turkuaz Ada
Türkiye Kumsalları
Urla
Van
Yeditepe Nerede?
Yenice
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

 Gezelim Görelim  

  Mali: Bamako - Djenne - Mopti - Timbuktu - Dogon Ülkesi                Martine Atalay

 

 Mali: Bamako - Djenne – Mopti - Timbuktu – Dogon Ülkesi

                     www.dunyaninrenkleri.com  

 

UNESCO'nun dünya mirası listesine aldığı mistik Timbuktu şehri, Djenne'nin muhteşem kerpiç camii ve büyüleyen Dogon bölgesiyle Mali, ülkenin ortasından geçen ve bir zamanlar prestijli şehirlere hayat ve zenginlik veren Nijer nehri sayesinde yüz yıllardır Afrika’nın en önemli ticaret yollarından biridir. Çeşitli manzaraları sunan doğası, değişik etnik halk gruplarının kültürleri ve gelenekleri, pazar yerleri, kilden yapılmış binalarıyla keşfedilmeyi bekleyen, çok renkli bir sentez...  

Eskiden “Bilad es-Sudan” yani siyahlar ülkesi diye tanınan ve tarihte Niger Nehri civarında yerleşen krallıklardan oluşan Mali’nin adı hipopotam demektir. Mali İmparatorluğu’nun yükseliş dönemi olan XIII. yüzyılın sonuyla XV. yüzyıl arasındaki dönemde Timbuktu, ticaret yollarının kavşağında, İslam dininin ve kültürünün öğretildiği zengin bir şehir haline gelir. XV. ve XVI. yüzyılda, Atlantik Okyanusu’ndan Çad Gölü’ne kadar uzanan Songhay Devleti, Batı Afrika’nın en güçlü ve aynı zamanda da sonuncu İmparatorluğu olur. 1591 den XIX. yüzyılda Fransızlar tarafından kolonize edilmesine kadar geçen sürede ise ülke, Fas, Tuareg, Bambara ve Pöl’lerin yönetimine girer. XIX. yüzyılın sonlarına kadar surlarla çevrili büyük bir köyken 1920 senesinde Fransız Sudanı’nın ve daha sonra da 22 eylül 1960 da kurulan Mali Cumhuriyeti’nin başkenti olan Bamako şehri, seyahatimizin başlangıç noktasını oluşturmakta.  

Buradan itibaren fotograf meraklıları için de, çok renkli ve çeşitli konularla karşılaşacakları bir yolculuk başlamakta. Mali’nin, diğer Afrika ülkelerine göre fotografçı için önemli bir farkı insanların size bir zorluk çıkartmaması. En fazla, ara sıra bir kaç kuruş bahşiş veya bir hediye beklentisi içinde olan kadın ve çocuklarla karşılaşabilirsiniz, ancak bunu, hiç bir zaman kötü bir zorlayıcı tarzda ifade etmiyorlar. Genelde fotograf çekmeden önce izin istemeniz işi kolaylaştırıyor. Seyahate çıkarken yanınıza alacağınız, incik boncuk veya kalem gibi ufak hediyeler sayesinde bir anda Mali’nin en sevilen turisti olabilirsiniz. Şekere dikkat, sıcaktan cebinizde erimeyecek cinslerini tercih etmek lazım. Ülkede pazarlardan satın alabileceğiniz kola meyvaları da çok değerli hediyeler olabilir. Kız istemeye gitmek için üç tane kola meyvası hediye ettiklerini düşünürsek, değerini anlayın. Bir de, bu yolculuğa götüreceğiniz fotograf malzemenizi çok tozlu bir ülkeye göre hazırlamanızı tavsiye ederim. 

Bamako’nun görülecek en renkli ve enteresan yerlerinin başında, sonsuz sayıda balık, meyva, sebze gibi günlük yiyeceklerin satıldığı tezgahların yanı sıra, şaşırtıcı büyüklükteki kullanılmış elbise yığınlarının sergilendiği eskicileri ve kurutulmuş hayvan kafası, hayvan kemiği, boynuzu, tüyü, yılan derisi, çeşitli otlar gibi, ülkede çok yaygın olan geleneksel tıbbın, daha doğrusu büyücülüğün kullandığı malzemelerin satıldığı Medinakura pazarı, Koloniyal mahalleler ve Milli Müze gelmekte. Kuluba Başkanlık Sarayı’nın bulunduğu “Hükümet Tepesi”nin karşısında bulunan ve ülke insanlarının “G” noktası diye adlandırdıkları tepenin üzerinde ise, her sene ekim ayında, Batı Afrika’nın en ünlü büyücülerini bir araya getiren, büyücüler kongresi esnasında, davetli büyücülerin misafir edildiği bina kompleksini görmek mümkün. Bu toplantıya katılan büyücüler, bir hafta boyunca her gün, alametleri olan hayvanlarıyla birlikte, şehir stadında çeşitli gösteriler yaparak, seyretmeye gelen halka becerilerini sergilemekte. Her ne kadar Mali halkının büyük çoğunlu Müslüman olsa da, ülkede güçlü bir animist geleneği izlemek mümkün. 

Doğu’dan Batı’ya 1800, Kuzey’den Güney’e ise 1500 kilometreyle, Sahra’dan tropik ormanlara doğru uzanan ve Batı Afrika’nın en büyük ülkesi olan Mali’yi keşfetmek için Bamako’dan Djenne’ye doğru hareket ediyoruz. Seyahat için en iyi mevsim kuru havaların hakim olduğu ekimden marta kadar olan periyod. Yalnız, ocak ayından itibaren esmeye başlayan, kuru sahra rüzgarı Harmattan döneminde fotograf makine ve objektiflerini çok dikkatli korumak gerekmekte. Fakat, zaman zaman, rüzgarın oluşturduğu kum perdesinin ardında çok ilginç görüntüler yakalamak da mümkün. 

Bamako’dan Djenne’ye kadar yedi saatlik bir yolumuz var. Mali’de ülkeyi boydan boya geçen bu asfalt yolun haricinde arazi aracı olmadan bir yere varabilmek pek mümkün değil. Bu nedenle de tüm seyahati dört çekerlerle yapmak tek çözüm. Djenne’ye ulaşabilmek için ana yolu terk ederek, Bani Nehri’ni ferry-boat la geçmek gerekiyor. Bu kısa geçişin başladığı iskele Djenne’nin tek giriş-çıkışı olduğundan genelde ve özellikle de meşhur Djenne pazarının kurulduğu pazartesi günleri çok hareketli. Tamamı kerpiçten inşa edilmiş olan şehir, pazarın kurulduğu günler olağan üstü bir renk ve kokular cümbüşü oluşturmakta. Altın çağında Timbuktu’nun kardeş şehri olan Djenne, bu meşhur pazarın dışında, dünyanın kerpiçten yapılmış en büyük binası olan Ulu Cami’siyle de tanınmakta. XIII. yüzyılda, Djenne’nin İslam dinini kabul eden ilk kralı olan Koy Kombora tarafından inşa ettirilen camii, 1818 de Djenne’nin ihtişamını kıskanan ve daha tutucu bir İslam anlayışına inanarak başkenti Hamdallahi şehrine taşıyan kral Ahmadu tarafından yıktırılmış fakat 1909 da eski mimarisine sadık kalınarak yeniden inşa ettirilmiş.

 

Unesco’nun Dünya Mirası listesinde yer alan camiyi olduğu gibi koruyabilmek için, şehir halkı, her sene yağmur mevsiminden sonra kerpiçle yeniden sıvamakta. Djenne’ye yolunuz pazartesi günü düşemiyorsa, cuma günü de camide toplanan halkı görüntülemek güzel bir alternatif. Yalnız unutmamak gerekir ki, Mali’de kadınlar camiye hiç giremedikleri gibi, yabancı erkekler de Müslüman olduklarını Kuran’ın en azından bir kısmını ezbere okuyarak ispatlamazlarsa, binayı sadece dışarıdan seyretmekle yetinmek mecburiyetindeler. Camilerin etrafındaki açık hava okullarında Kuran’ı, büyük bir süratle ezbere okumayı öğrenen çocuklara müslüman olduğunuzu söylerseniz, sizi test etmekten büyük keyif alıyorlar. Zaten bu kerpiç camilerin de en çekici tarafı, kum şatolarına benzeyen dış görüntüleri.

130 km. daha doğuda, koloniyal dönemde Djenne’nin yerini alarak bir ticaret merkezi olarak gelişmiş olan Mopti şehri bulunmakta. Niger ve Bani Nehirlerinin birleştikleri noktada bulunan bu şehir, Bozo’ların balıklarını, Bambara ve Songoi’lerin tarım ürünlerini, Tukulör ve Pöl’lerin hayvanlarını, falezlerinden inerek gelen Dogon’ların hayvan yemi olarak kullandıkları yoncaları, nehirden gemileriyle gelen Tuareg’lerin kuzeyden çıkarttıkları tuz bloklarını getirerek sattıkları büyük ve devamlı bir pazar oluşturmuş. Guine’de doğan Niger Nehri, 1400 km. boyunca Mali’yi geçer ve toplamda 4200 km. katederek denize ulaşır. Bu nehir Mali için ciddi bir hayat kaynağı oluşturur. Mopti’de “pinas” adını verdikleri büyük, motorlu kayıklarla bir kaç saatlik bir tur yapıldığında, gerek nehrin üzerinde görülen yamalı yelkenli gemilerle her türlü insan ve malın ulaşımı, gerekse nehrin kıyılarındaki hareketlilik inanılmaz. Daha Mopti’nin içinde, bütün bir şehrin nehirde yıkandığı ve çamaşırlarını yıkadığını gözlemlemek olağanüstü.

Buradan Timbuktu’ya  gidebilmek için üç yol var: Birincisi pinaslarla Niger Nehri boyunca, Tuareg’ler gibi gündüzleri yol alıp geceleri kıyılarda kamp kurarak, üç günde Timbuktu’ya ulaşmak; ikincisi arazi araçlarıyla çöl pistinden geçmek; üçüncüsü ise en kolayı, uçakla gitmek. Biz dönüşte çöl pistinden geçeceğimiz için uçağı tercih ediyoruz.  

Timbuktu havaalanında ülke değiştirmiş gibi pasaport kontrolünden geçince bu efsanevi şehirin mevcudiyetini daha iyi idrak ediyor ve "çölün kapısında" bambaşka bir dünyaya geldiğimizi anlıyoruz. Bu muhteşem şehir XV. ve XVI. yüzyıllarda altın çağını yaşamış, unutulmaya terkedilmeden önce camileri, medreseleri ve büyük kütüphanesiyle ünlenmiş, kuzeyden gelen tuz (Azalay) ve kumaş kervanları ile güneyden gelen altın ve esirler sayesinde zengin bir ticaret merkezi olmuştu. Bu vaha-şehiri çölleştiren kum, nehir üzerindeki limanın, bugün merkezden oniki kilometre uzaklaşmasına neden olmuş. Unesco tarafından korunup tamir edilseler de, camiler, Ahmet Baba Kütüphanesi ve kaşiflerin evleri, çölün ilerlemesiyle tehdit altında kalmaya devam etmekteler. Timbuktu’da çölün ilerlemesini çok açık bir şekilde görmek mümkün. 

Timbuktu, çölde, deve sırtında bir gezinti yaparak, Sahara’nın en eski göçer kabilelerinden, çölün hakimleri diye anılan mavi ve esrarengiz adamlar Tuareg’lerle karşılaşmak için bir çıkış noktası. Bu insanlar Berber ve Tamaşek dillerinde konuşuyorlar. Kadınları siyah çarşaflar altında, çadırlarında gözlerden uzak, ev işleriyle uğraşıyor. Tuareg’ler, geçmiş dönemlerde transsaharien yolları kontrolleri altında tutarak, kendi eski inançlarına göre yorumladıkları İslam dininin bu bölgelerde yayılmasında önemli rol oynamışlardır.

Çölü evleri kadar rahat kullanan Tuareg’ler mart ayından ekime kadar, otuz-kırk hayvanlık deve kervanlarıyla, Timbuktu’dan 800 km. kuzeydeki, tuz madenlerinin bulunduğu Taoudeni’ye gitmekteler. Her bir yönde yirmi gün süren bu seyahatin sonucunda, deve başına otuzar kiloluk dört tuz plakası getirerek, nehir yoluyla Moptiye ulaştırmakta ve satıp  karşılığında ihtiyaçları olan diğer malzemeleri almaktalar. Bu tuz kervanlarını, Tamaşek dilinde "sıla hasreti" demek olan Azalay adıyla anmakta ve Timbuktu’ya her dönüşte de  bir bayram şöleni düzenlemekteler. Çölde "turistik" bir gezinti birkaç saat sürebileceği gibi, Tuareg çadırlarında gece kamp yapmayı gerektirecek bir kaç günlük bir sürece de yayılabilir.

Timbuktu’dan doğudaki Dogon Ülkesine gidebilmek için Niger nehrini motorlu sallarla geçerek, asfalt yola kadar ikiyüz kilometre sürecek çöl pistini arazi araçlarıyla geçmek gerekmekte. Yolun sonunda, Unesco’nun dünya mirası listesine dahil ettiği etkileyici Bandiagara falezine varıyoruz. 14. yüzyılda, İslam’dan kaçarak, Mali’nin batısındaki Mande’den gelen Dogon’lar falezlerin dip kısımlarına yerleşmiş ve Dogon Cosmologisi adıyla tanınan geleneksel inançlarını günümüze kadar korumuşlardır. Bu bölgede kendilerinden önce yaşayan ve bilinmeyen bir nedenle tarih sahnesinden silinen Telem’lerin kültürünü de özümlemişlerdir. Evlerini falezin yüksek ve erişilmesi zor kısımlarına yaptıkları için Telem’lerin uçan insanlar oldukları yönündeki inanış bugün bile ülkede yaygındır.

Yine bu inanışa göre Telem’lerin evlerinin dibine yerlerşen Dogon’lar bütün gece tahıl döverek gürültü çıkardıklarından, Telem’leri rahatsız etmişler ve bölgeyi terketmelerine neden olmuşlardır. Bazıları falezlerin yamaçlarında olan Dogon köylerini gezerken, bu kabilelerin mimarileri, sanatları ve gelenekleriyle ilgili birçok bilgi edinmek mümkün. Evlerinin yanında mutlaka, büyüklükleri ailenin zenginliğiyle orantılı olan kil ve samandan yapılmış yiyecek depoları bulunmakta. Yazın topladıkları hayvan yemlerini ve öğüttükleri yiyeceklerini, kış ayları için buralarda saklamaktalar. Dogon’ların büyük bir çoğunluğu bugün Müslümanlığı kabul etmiş ancak yine de animist geleneklerine bağlılıkları sürmekte. Bu geleneklerin en önemlilerinden biri de maske dansları. Birçok köyden şefleriyle birlikte gelerek toplanan köylü erkekler, çeşitli hayvanları temsil eden maskelerini takarak, çok hareketli ve de renkli bir dansla bereketi aramaktalar. Dogon’larda ağaç oyma sanatı çok gelişmiş. Köylerde, ağaçtan yapılmış çok güzel ve naif masklar, kapı ve totemler görmek mümkün. Evrenin doğuşunu temsil eden ve her 60 yılda bir tekrarlanan, Dogon’ların en büyük şöleni Sigui esnasında, gelenekleri gereği bu maske dansını her köyde tekrarlamaktalar. Her Dogon köyünün meydanında “Toguna” adını verdikleri ahşap bir köy meclisi binası bulunmakta ve sadece köyün itibarlı erkeklerinin toplanarak yerel meselelerini görüştükleri bu binalar son derece alçak yapılmışlar. İçlerinde ayakta durabilmek pek olanaklı değil. Nedeni de son derece ilginç, sayın meclis üyeleri toplantı esnasında çok kızarak birbirlerine vurmak için ayağa kalkmaya yeltenirlerse kafalarını tavana vurup kendilerine gelsinler diye düşünülmüş. Dogon ülkesinde pazar yerleri genellikle öğleden sonraları hareketlenmekte. Her gün de mutkaka bir köyde pazar kurarak gerek günlük ihtiyaçlarını karşılıyorlar, gerekse mallarını satıyorlar. Bu pazarların renk ve hareket cümbüşü, mutlaka görülmesi gerekli apayrı bir güzellik.

Mali’de bazen kırmızıya çalan toprak sarısının farklı tonları, görülen manzaralarda genellikle hakim olan renkler. Bu renklerin üzerinde kontrast yaratan insanların siyah derileri ve rengarenk elbiseleriyle çok değişik ve çeşitli saç modelleri olağan üstü bir görüntü ziyafeti sunmakta. Tabi ki fotograf meraklıları için de sonsuz bir konu bolluğu...
 

Derleyen: Martine Atalay

 

İletişim:
KOPTUR Seyahat Acentası

Nispetiye Cad. No:15/B
Etiler/İstanbul
Tel     : 0212-351 0301
Faks  : 0212-351 1190

www.dunyaninrenkleri.com