| |
Değerli Yelken ve Deniz Dostları,
Gazetelerde okuduğum bir haber ve gördüğüm resimlerden sonra, sizlerle gerçek bir öyküyü paylaşmak istedim. Öykümüz aslında salt yaşanmış gerçeklerin hikayesidir, ancak bazı tarihlerde bir-iki yıl hata olabilir. Biraz nostalji, hüzün ve tarih karışımı olduğu için, bunlardan hoşlanmayan dostlar, lütfen sonradan kızacaklarına, okumadan geçip gitsinler.
Bu kısa öyküyü, yazar yazmaz, İnternet’teki "Yelkenciler" yazışma grubuna gönderdim. Bazı dostlardan çok olumlu görüşler alınca da, oradakilerin dışındaki dostlara da iletmek istedim.
Saygı ve sevgilerimle
Ahmet SERİM
SUNUŞ
Uzun yıllar önce, çoğunuzun tanıdığı kıymetli sosyolog, eski yelkencilerden Özcan Özyemişçi ağabeyimiz, dönemin YACHT adlı dergisine, "Marmara" starboat’ının yaşam hikayesini anlatarak, teknelerin kaderlerini vurgulamıştı. Alman ustalar tarafından yapılıp Türk üstadlar tarafından 1936 Olimpiyatlarında kullanılan gururlu tekne, Fenerbahçe’deki çekek yerinde oradan oraya atılarak bir başına ve denize hasret çürüyüp gitmişti. Bu gün ancak pruvası, gelecek kuşaklar için saklanmış durumda.
Okuyacağınız öykü de de, kişiler kısaca tanıtıldıktan sonra, bir teknenin kısa hikayesini aktaracağım. Sonuçlara istediğiniz gibi varın. İsterseniz sondaki kim kimdir bölümüne bakın, kişilerimizi öğrenin. Sonra da yorumlar sizin.
GİRİŞ
Dede, daha önce de, başka zorlu kavgalar öncesi ve sonralarında deniz yolculukları yapmıştı. Ama bu sefer, artık geri dönüş yoktu. Önünde ya hep, ya hiç vardı. Kendisiyle beraber olan diğer 18 kişiye güveniyordu, ama en çok amirine... Bir gün öncesinin kötü haberlerini sanki geride bırakmış, yeni bir gün doğumuna, umutlara ve çabalara doğru koşuyordu. Bu en önemli deniz yolculuğu sırasında, unutulmayacak bir Mayıs geçirdiğinin farkındaydı.
Resimlerinde görülen klasik bakışlarıyla, yani yüzünü hafifçe zemine doğru eğerek, kaşlarının altından bakışıyla, denize bakarken aklına yine küçük oğlu takıldı. Onu iyi mekteplerde okutabilecek miydi? Kendisi askeri mekteplerde, dönemin en iyi eğitimini, güzel bir disiplin ile beraber alabilmişti. Ama şimdinin şartları ile, gelecek hiç de aydınlık gözükmüyordu. Acaba oğlu da asker olup, sınırdan sınıra, cepheden cepheye savrulan bir yaşam mı sürmek zorunda kalacaktı? Sivil okullarda, sivil bir yaşama hazırlanabilecek miydi? Hatta sakin bir yaşam sağlayabilecek miydi? Acaba bir tanecik oğlu, bu kocaman dalgalı lacivert suları sevecek miydi, yoksa korkacak mıydı? Kendisi de, amiri gibi denizi çok sever, insanları ayıran değil, birleştiren bir yol, ülkeleri kalkındırabilen bir zenginlik kaynağı olabildiğini bilirdi. Ama oğlu ne yapacaktı, denizi tanıyacak mıydı ? Acaba? Acaba?
UZUN VE DOLU DOLU YILLAR SONRA
Küçük oğul büyümüş, kendisi artık baba olmuştu. Çocukluğu ve gençliği, çok iyi okullarda okuyarak, tatillerinde de çok önemli kişilerle tanışarak, öğrenimine ayrıca başka bilgi ve beceriler de katarak geçmişti. Genç yaşta sorumluluklar almış, hatta başkalarına çılgınca gelen işlere kalkıp başarıyla bitirmişti.
Eğitimi sosyal konulu olmasına rağmen, teknik gelişmelere çok meraklıydı. Takip eder ve uygulamaya çalışırdı. Mesela, daha ortada programlanan bilgisayarlar yokken, ancak elektro-mekanik adı verilen iri kıyım hesap makineleri varken, bunlara bilgi hazırlayacak departmanı, çalıştığı büyük devlet kurumu içinde, gencecik bir kızla kurup yürütmeye cesaret etmiş ve çok kısa zamanda uygulamaya geçip herkese parmak ısırtmıştı.
Gerçekten denizi sevmişti. Hatta artık bir teknesi bile vardı. Ama kendi deyimiyle biraz kabak gibi olan bu tekneyi, kendi çocukları ile beraber onların arkadaşları ve kulübündeki gençlere okul olmuş olan bu tekneyi, yeni bir tekneyle değiştirmek istiyordu.
Bu sırada iki önemli gelişme birden yaşadı: Amerika’da, asıl mesleği muhasebecilik olan bir tekne tasarımcısı, yeni fikirlere ve tekniklere göre yaptığı ilk teknelerle dünya yarışlarında bir fırtına estiriyordu. O dönemde (1960'ların sonu) çok ileri bir uygulama olarak, deniz kıyısındaki, eski bir beton top kazamatından bozma tasarım yuvasından, uzaktaki üniversite bilgisayarına teknenin sayısal değerlerini ve uygulanacak formüllerin programlarını gönderiyor, sonuçları değer olarak alıp kağıda geçiyordu bu tasarımcı.
Diğer gelişme de, amir de olsa, neticede memur olan baba, emekliliğe hak kazanmıştı. Tereddüt etmedi, emekli oldu ve ikramiyesiyle yeni tekneyi inşa etmeye karar verdi. Seçtiği tekne, saç olarak tasarımı yapılmış "Tavşan" idi. Tasarımcıyla yazışıp anlaştı, kısa zamanda kendisine yeni hesaplar ve resimlerle, ahşap omurga ve eğriler üzerine ahşap kaplama tasarımı geldi.
BABA ve TAVŞAN’ı
Dönemin 3-4 adet ünlü tekne inşaiyecisi vardı. Bunların hepsiyle yakın dosttu. Aralarından birini seçti ve tekne kızağa kondu. Uzun bir inşaat sürecinden sonra, denize inişte ilk aksilik oldu, belki de bu ilk şanssızlık olarak nitelenmeli : Tekne, derin yere gelmeden kızak devrildi ve tekne bordası üzerine kumlara yatıverdi. Aynı zamanda usta bir fotoğrafçı olan baba, yüreği yanarak bunu da resimledi. Bu resimlerin bir kısmını da, çalışma odasındaki duvara, ikinci olarak evlendiği sevgili eşinin resimlerinin yanına astı.
Bu eşi, bir zamanlar Almanya’da askeri ateşe olmuş, sağ kolu olmadığı için sol elle selam vermesine izin verilen kahraman bir askerin kızıydı. Salonun duvarında onun bir törende çekilmiş resmi, baş köşeyi süslüyordu. Baba zaman zaman düzeyli tartışmalara girdiği bazı dostları hakkında da:
"Yahu onlar saraylı çocuğu, biz de onları kovanların çocuğuyuz !"
diye şakalaşırdı.
Baba, aynı zamanda, usta bir yelken tasarımcısıydı. Kendini mezun eden ünlü lisenin spor salonunu kiralar ve yeni yelkenler keser veya mevcut çalışmayan yelkenleri iyileştirirdi. Bu bilgisiyle, yurt dışındaki ünlü ama bizde henüz pek tanınmayan bir firmaya bir genoa yelkeni sipariş etmişti. Bu yelken gelene kadar, ilk seyir tecrübelerinde tekne fazla bir performans göstermemişti. Derken bu genoa geldi ve birkaç meraklı genç ile beraber ilk defa basıldı. Kupu ve aldığı formlarla görenleri hayrete düşüren genoa, tekneyi birden şahlandırmış, koşturmaya başlamıştı.
Baba ve teknesi, çocuklar ve gençler için yine bir okul ve öğretmen idiler. Bıkmadan usanmadan çocukları alır denize çıkartır, eğitir, öğretir, deniz terbiyesi aşılardı. Haftanın birkaç gecesi de, Teknik Üniversite öğrencisi olan genç arkadaşları gelir, saatler boyu deniz, dizayn, yelken, ölçü, tarih, handikap hesapları, bilgisayar, yeni centerboard sınıfları, fotoğraf, yani akla gelecek her konudan sohbet ve çalışmalar yaparlardı. Çay meraklısı idi, ama arada iki kadeh te parlatmayı severdi.
Dönem, Türkiye’nin "Askeri Demokrasi" ile yönetildiği dönemlerden birisiydi. Çok eski bir okul arkadaşı da, önemli bir göreve atanmıştı. Sık sık bu tip arkadaşlar, güncel ve gelecekteki politikalar konuşulur, baba eski günleri ve anıları genç arkadaşlarına aktararak hayallerine dalar giderdi. O önemli görevdeki arkadaşı Istanbul’a geldiği günlerden birisinde, eski dostunu ziyarete gelmişti, baba ile anlaşmazlıkları olan üst kat komşusu, o günden sonra tavrını tamamen değiştirmişti.
Baba, her konuda meraklı idi. 1970 lerin ortasında, İstanbul göklerinde bazı garip cisimler görülmüştü. Bunlardan birisini, uçak gibi bir sıra ışığı olan, ses çıkarmadan, balistik kanunlarına uymadan uçan puro biçimli nesneyi, bizzat görüp izlemişti. Sonradan, öğrenci arkadaşlarıyla bu da yeni bir konu oluşturdu, geceler boyu konuşulup tartışıldı.
Tavşan kimi yarışta zıpladı gitti, kimi yarışta kaplumbağaya geçildi, ama hep şerefiyle yarıştı. Sahibine göre kişneyen bir soylu at, geziden ziyade yarış makinesi olarak düşünülen ve kullanılan cefakar bir sevgili idi.
SONUN BAŞLANGICI
Sağlığına fazla dikkat etmeyen, özellikle çok sigara içen Baba, sigara yüzünden oluşan çok ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaştı. Çok kötü günler geçirdi. Büyük kayıplar ve yalnızlıklar yaşadı. Gün geldi, kendisi çok hoş bir seda bıraktığı bu kubbenin altından gitmeden önce, göz bebeği sevgilisini elden çıkardı. İyi ellere düşeceği umuduyla, yelken camiasından ve uzakta olmayan birisine devretti.
O şan ve şöhrete alışık, değişik kişilikli tekne, yeni ellerde umduğunu bulamadı. Eskiden başarıları veya gençlere katkıları, öncülük adımlarıyla deniz dergilerinin ve gazetelerin satırlarını süslerdi. Yeni sahibiyle birkaç yarışa girmesine rağmen, hiçbir varlık gösteremedi, hatta galiba hiç birini bitiremedi. Dergi satırlarında son boy göstermesi, Güneye doğru yapılan ve adına kısaca "Büyük Yarış" denilen geleneksel "Deniz Kuvvetleri Kupası" yarışından, kuzeye bir gemi güvertesinde olarak geri getirilmiş olması nedeniyleydi. Konuyla ilgili herkes, sahibini yeriyor, tekneye yazık edildiğini söylüyordu.
Bundan sonra, tekne ara sıra bir yerlerde görülmesine ve muhtemelen birkaç sahip değiştirmesine rağmen, kendisinden, anılar dışında hiç bahsedilmedi.
VE HAZİN SON
O öncü, o kupalara adını yazdırmış şerefli tekne, başkalarının kabahati vesilesiyle bir kere daha gazetelere geçti, hem de resmiyle. Ne kendisinin, ve her halde ne de en son sahibinin bir kabahati yok. Tekneyi, bir yolsuzluk yapanlar, bu yolsuzluğa yardımcı olanlara hediye etmek amacıyla, İstanbul’da olduğu belirtilen son sahibinden almışlar.
Gemlik’te bir tersanede tamir edilmekte olduğu belirtilen tekne, bir kenara çekilip unutulup çürümeye mi terk edilecek, yoksa yaşlılığında yeni bir sahip ile yeni bir hayata mı başlayacak? Kim bilir ?
KISSADAN HİSSE
Teknelerin de, insanlar gibi kaderleri ve yaşamlarında çeşitli evreleri var. Tekneniz, her şeye rağmen canlı, bilinçli ve sizi anlayan bir varlıktır. Ev hayvanınız gibi iyi bakın, sevgiyi eksik etmeyin. Kısmeti, şansı iyi ve açık olsun. İyi bakar, gerekenleri zamanında ve doğru olarak yaparsanız, ne sizi yolda bırakır, ne de emanet ettiğiniz canınıza kasteder.
SON
İyice meraklı olup ve buraya kadar öyküye tahammül edenler için söz verdiğim özel bölüm, yazının devamında :
KİM KİMDİR ?
Dede’yi anarak öyküye başladığımız tarih : 16 Mayıs 1919. Anılan bir gün öncesinin kötü olayları da İzmir’imizin Yunan’lılarca işgali.
Dede : Cevad Abbas GÜRER, 19 Mayıs 1919 da Atatürk’ün yanında ve baş yaveri, sonradan muhafızı. Daha önce, bazı cephelerde de birlikte savaştı. O dönemde yüzbaşı.
Baba : Turgud Cevad Abbas GÜRER, çevresinde kendisine verilen unvan "Beybaba".
Bu unvanı eğer bilmeyen varsa, "kaptan, en büyük" gibi anlamları vardır. Okuduğu okullar Galatasaray ve Mülkiye Mektebi (Şimdiki Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi)
Toprak Mahsulleri Genel Müdürlüğünde, sonradan Orhan AKRA hocamız ile evlenip bu günkü ünlü yazarımız Necef UĞURLU’nun annesi olan Mehruba AKRA ablamızı 80 kolon kart delgi bölümüne şef yapıp proje başlatmıştı. O yılların IBM flow-chart şablonunu da bana hediye etmişti. (Bilgisayar meraklılarına not: 1940 ların başlarında IBM, akış diyagramı şablonlarında bile yine THINK diyordu)
Eski teknesi
ŞÜKÜR
Tasarımcı
Richard (Dick) CARTER, orijinal tekne RABBIT.
İnşaiyeci
Rahmetli Cafer SEYFİOĞLU ağabeyimiz.
Genoa’nın geldiği yabancı marka
Sea Horse
Teknik Üniversite öğrencileri
Bu gün Prof.Dr. Mahmut C.BARLA ve bendeniz.
O dönemde önemli göreve gelen eski dost
Profesör Nihat ERİM, Başbakan.
Teknenin aradaki sahipleri
Biri hariç, diğerlerini bilmiyorum.
Zaten bu sahipler de öykümüzün dışında.
Son durum
Tekne, bir skandalda, bir genel müdüre hediye edilmiş olması
nedeniyle gazetelere geçti.
Teknenin adı
KUBİ
Allah sana gani gani rahmet eylesin Beybabacığım, sen sakın üzülme, nur içinde yat, hep aklımızda ve kalbimizdesin…
Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle
Denizce

31.10.2002
|
|