| |
Hayatı alıp eve getirmek.
Çarşıya çıkmak belki de budur. Eski evlerin, evle sokağı birbirine bağlayan geniş girişlerine "hayat" denmesi gibi... Bilirsiniz: Türkçede "çarşı-pazar" sözü birlikte anılır. Tekrara duyulan gereksinim dilde tınlar.
Yaşamın nasıl üretildiğinin, nasıl yinelendiğinin canlı örneğidir çarşılar. Yaşama olan inancın tazelendiği gürültüde kurulup dağılırlar. Taneden çoğalan dünyadır; bize bereketin çoğul sevincini yaşatır, eşyanın doğasını söylerler.
Çarşıya çıkmak niçin içimizi açar? Dalgınlıklarımıza dirilik katar? Kullanılmayı; gündeliğe katılmayı; evlere, hayatlara karışmayı bekleyen nesnelerin görünüşlerinden, yan yana duruşlarından ortaya çıkan hayata dair büyük cümle, insanın içini kamaştırır. Bize ümit etmeyi hatırlatır; yarın duygusunu sağlamlaştırır. Çarşı-pazar, hayatlar hayal etmektir aynı zamanda. Bizi başkalarının hayatına açar. Evlerine, odalarına, mutfaklarına, hikâyelerine...
Alışveriş etmenin yanı sıra, içimizin tekinsiz tenhasından çıkıp da kalabalıklara, uğultulara karışmak istediğimizde, gittiğimiz yer çarşı-pazar'dır. Yalnızlığımızdan yorulduğumuz ya da ürktüğümüzde, katılmak istediğimiz hayat, cümbüşüne karışıp kaybolmak istediğimiz kalabalıktır.
Yan yana, üst üste istif edilmiş, birilerinin hayatına karışmayı bekleyen nesnelerdeki durallığın hüznü, çiçek tezgâhlarının diriliği içinde ışıyan zamanın geçiciliği; yaşamak için bir tenin sıcağını, kokusunu kuşanmayı bekleyen giysiler, ömrü kısa sebze ve meyvelerin, tablalarda duran balıkların konacağı sofralar, duvarlarda dizili duran anahtarların açacağı kapılar, masalara dizilmeyi bekleyen tabaklar, kullanılmayı bekleyen saymakla bitmez onca nesne, birilerinin kendine uzanıp dokunmasıyla kımıldamayı bekleyen hayattır. Çarşılardan evlere akmayı bekleyen hayat.
Yağmurda açılan şemsiyeler, tablaların üzerinde sisli bir aydınlıkla ışıyan çıplak ampuller, birbirine bağlanarak uzayıp giden tenteler. Havada asılı kalmış renkler, kokular... Sonra boşalmış tezgâhların geride bıraktığı hüzün; birçok hüznümüz gibi neye ilişkin olduğunu anlamadan yaşadığımız varoluşumuz kadar eski, tanıdık hüzün... Akşamın ışığı azalmış tezgâhlarında kalan malların solmaya yüz tutan tazelikleri, ömrü dirilikleriyle sınırlı sebze, meyve, balık, çiçek tezgâhlarının aceleci gürültüsü; satılmayan malların evlere doğru tamamlanmamış yolculuklarının inmeye başlayan akşamla birlikte satıcısının omuzlarına binen dalgınlığı...
Aynı zamanda renklerin kendilerini sonuna dek denediği yerlerdir çarşılar; yalnızca renklerin değil, biçimlerin de... Onlarca, yüzlerce nesneye dağılmış bir tek renk, pazar tezgâhlarında topluca bir araya geldiğinde yeniden görünürlüklerini kazanır sanki. "Semt pazarları" gibi, renklerin de kendi içinde "renk pazarları" oluşur. Bazen bir meyve ya da sebzenin tezgâh boyunca üst üste yığılmasının getirdiği tek bir rengin egemenliği gözlerimizi teslim alır. Birdenbire bütün dünya biber kırmızısı ya da limon sarısına kesilir. Kırmızı, hiç görmediğimiz kadar kırmızı, sarı hiç görmediğimiz kadar sarıdır artık. Gözlerimiz yenilenir. Her zaman baktığımız hayata, içimizi yeniden bulmuş gibi bakarız.
Yoksullar, pazarlardan hayatı kendileri için biraz olsun kolaylaştırmasını umarlar. Bu yüzden varlığını, yoksulluk bilgisine borçlanır bazı pazarlar. Dar gelirli ailelerin, yoksulların pazarı geç saatlerdir. Azalan, tükenmeye yüz tutan, satıcısının ümidi kestiği ya da geri götürmeye üşendiği sebzelerin, meyvelerin kendilerinden vazgeçildiği geç saatler... Işığı kıt saatlerin fotoğraflarında yoksulluk sızlar.
Yalnızca nesneler beklemez. Satıcılar da bekler. Beklerken dalgınlaşırlar bazen, yüzleri başka zamanlara karışır; bazen uyuklarlar. Yüzlerinde derinleşen ifade, beklediklerinin artık yalnızca bir müşteri olmadığını söyler bize. Kendilerinin de bilmedikleri bir şeyi beklemektedirler. Bu ânı yakalayan fotoğraftan biliriz bunları. An ile sonsuzluk arasındaki ilişki, en keskin ve somut karşılığını fotoğraf sanatında bulur çünkü. Örneğin, bir satıcının birkaç saniye önceki ya da birkaç saniye sonraki duruşu, bakışı değil de, tam o andaki halidir içinde hapsolduğu zamanı sonsuzlaştıran; kısacık bir an parçasından büyük bir hayat yapan. Bazen karın, yağmurun, ışıkla gölgenin yer değiştirdiği günbatımı saatlerinde varlığını duyduğumuz sonsuzluk ve zaman, büyük cümlelerden vazgeçer de, birdenbire tezgâhının başında duran dalgın bir satıcının yüzüne iniverir. Bu yüzden iyi fotoğraf zamanı söyler. Örneğin, pencerede görünen birinin iyi yakalanmış kısacık bir ânının uyandırdığı duygu, birdenbire bizde hayata açılan uçsuz bir pencere derinliği kazanarak sonsuzlaşır. Yakaladığı yalnızca bir an olsa da, fotoğraf, bu nedenle bir geniş zaman sanatıdır.
Benim için iyi fotoğraf, içimi sızlatan fotoğraftır ya da içimi kamaştıran, ısıtan. Yenilediği gözlerime yeni bakışlar armağan eden. Niyesini, niçinini dile dökmekte zorlandığım bir duygunun beni ele geçirmesini, bana varoluşumu duyurmasını sağlayan... İyi fotoğraf, bütün iyi sanat yapıtlarında olduğu gibi ona bakanda dirilik uyandırır. Dünyanın bize sızmasına ancak dirilik izin verir çünkü.
Yalnızca İstanbul deyince bile onca çarşı adı dökülür dudaklardan: Eminönü Çarşısı, Mahmutpaşa, Mısır Çarşısı, Balık Pazarı, Kapalı Çarşı ve daha nicesi... Bunlar aynı zamanda İstanbul’un devingen anıtlarıdır. Birçok çarşı-pazar, edebiyatçıların sözleriyle tarihe kalır. Örneğin Beşiktaş Çarşısı, birçoğumuz için aynı zamanda Behçet Necatigil şiiridir. Kapalı Çarşı, ona "kapalı kutu" diyen Orhan Veli'dir. Beyoğlu ise başlı başına bir edebiyattır.
Benim de yazdıklarımın birçoğunda çarşılar geçer.
İçim çarşılar gürültüsü. Yazdığım azdır.
Eylül 2005
Murathan Mungan
|
|