| |
Mehmet Başman ve Kavaklıdere Yayınları'na teşekkürlerimizle
“... Unutulmaması gereken bir nokta da küreselleşme olgusunun, kimi çevrelerce, gelişmiş ülkelerin dünyaya egemen olmasına zemin hazırlayacak bir süreç olarak görülmesi ve şimdiden oluşan tepkilerin G-8’lerin toplanacağı mahallerin seçimini dahi zora sokmasıdır. Terör sorununa çözüm aranırken, bütün bu noktaların dikkate alınarak kapsamlı bir değerlendirmeye gidilmesinde yarar vardır. Yapılacak ilk iş, terörizmin her yönüyle dünyadan silinmesi için gereken önlemlerin alınması, arkadan da tüm ulusların kardeşlik, kader birliği, tek ve aynı Allah’a inanmanın kaçınılmaz yakınlığı içinde, eşit fırsatlara sahip olarak yaşama hakkına kavuşturulmasıdır. Belki o zaman, çağımızın eğilimi, sorunların entegrasyon yoluyla çözümlenmesi ve bunun tabii sonucu gibi gözüken küreselleşmeye veya “yeni bir dünya düzeni”ne ulaşılması rüya olmaktan çıkabilir.”
Önsöz
1961 yılı Ağustos ayında, Soğuk Savaş'ın sembolü haline gelen Berlin duvarı inşa edilmiştir. Tam on yıl sonra, 1971 yılının Ağustos ayında, dörder diye anılan ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği'nin Berlin konusunda vardıkları anlaşma ile Doğu-Batı ilişkileri farklı bir görünüm kazanmıştır.
İngiltere'nin NATO Daimi Delegeliği görevinden tanıdığım Sir Bernard Burrows ile Christopher Irwin'in birlikte kaleme aldıkları "Security of Europe" adlı kitapta, sözkonusu dörtlü anlaşma "Soğuk Savaş sırasında ateşkes ilânı" olarak tanımlanmakta ve bunun, iki süper güç arasında varılan nükleer dengeden ziyade, önceliklerde yapılan değişikliklerden kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Onlara göre, tüketici kesimin baskısı Sovyetler Birliği'nde de hissedilmiş, ayrıca, Batı Avrupa, Japonya ve Çin birer güç merkezi konumuna gelerek, uluslararası ilişkileri etkilemeğe başlamışlardır.
Nükleer dengenin önemli sonuçlarından biri, Batı Avrupa'nın, NATO şemsiyesi altında, Varşova Paktı'nın muhtemel saldırılarına karşı güvence altına girmiş olmasıdır. Bu durum, Batı Avrupa ülkelerinin kendi aralarında mevcut sorunları çözüme kavuşturmalarına olanak sağladığı gibi entegrasyon hareketini de güçlendirmiştir. Ancak, NATO içinde yapılan istişarelere rağmen, ABD'nin Sovyetler Birliği ile, ikili düzeyde, stratejik silâhların kontrolü müzakerelerine girişmiş olması Atlantik ötesi ilişkileri zaman zaman güçlü bir sınavdan geçirmiştir.
Stratejik silâhlarla ilgili müzakerelere paralel olarak, aşırı kuvvet yığılımı nedeniyle, her an patlamaya hazır bir barut fıçısına dönmüş bulunan Orta Avrupa'da karşılıklı ve dengeli kuvvet indirimlerine gidilmesi büyük önem taşıyordu. Aslında bu fikir, Avrupa'da konuşlandırılmış Amerikan kuvvetlerinde indirim yapılması hususunda, Senatör Mansfield'in ABD Kongresi'ne sunduğu tasarıyı önlemeye yönelikti. En fazla çekinilen şey, Sovyetler Birliği'nden karşılığı alınmadan, ABD kuvvetlerinde indirim yapılması ihtimaliydi. Dolayısıyla, hem buna meydan verilmemeli, hem de Sovyetler Birliği karşılıklı indirim fikrine yanaştığı takdirde, nasıl hareket edileceği önceden tespit edilebilmeliydi. İttifakın bir kısım üyeleri kuvvet indirimlerinin NATO'nun caydırıcılığını zafiyete uğratacağını ileri sürerken, bazı üyeler ise, Batı Avrupa'daki savunma tertiplerinin reorganizasyonu için fırsat yaratabileceğini savunuyordu. Bu tartışmaların başlattığı, Doğu-Batı ilişkilerini yumuşatma süreci, takriben 20 yıl sonra, Soğuk Savaş'ın sonunu getiren, Sovyetler Birliği'nin ve onunla birlikte Varşova Paktı'nın dağılışıyla noktalanacaktır.
Turgut Tülümen Özgeçmiş İçin Tıklayınız 
|
|