| |
Dünya şampiyonu sualtı fotoğraf sanatçısı Alptekin Baloğlu, sualtından bir balığın gözüyle Boğaziçi’ne bakıyor. Yalılar, saraylar, iskeleler, anıtlar, hisarlar, camiler, Kız Kulesi, Haydarpaşa, balıkçılar, çinekop, kefal, lüfer, şehir hatları vapurları, şilepler, Ortaköy’den Kavak’a kadar boğazın belleklerimize işleyen güzellikleri, sandala çekilen lüferin gözüyle yansıyor sanki bizlere. Yüzlerce yıldır fotoğraflar ile ölümsüzleşen Boğaziçi'ne daha önce bir balığın gözüyle bakan hiç olmamıştı. Sadece bir sualtı fotoğraf sanatçısının, bilgi birikim ve tekniklerini kullanarak çekebileceği bu fotoğraflar daha önce hiç görmediğimiz bir Boğaziçi'ni bize sunmakta.
Duayen fotoğraf sanatçısı Gültekin Çizgen, Denizden Boğaziçi kitabının önsözünde şunları yazmış:
"Disiplin olmadan üretkenlik, yaratıcılık, verimlilik asla olmaz. Deniz azami bir dikkat, çaba ve deneyim gerektirir. Sualtının görsel terbiye görmüş fotoğraflarına ulaşmak çok zordur. Sualtı fotoğrafının sıradan görüntü paydalarından “yeni” olanı bulmak, büyük deneyim ve birikim ister. Alptekin Baloğlu’nun sabırlı yaklaşımında, enerjisinde, çalışkanlığında, engin ruhunda tüm bunlar vardır.
“Denizden Boğaziçine” çok farklı, adeta sürrealist bir gözle baktırıyor. Bu dünyanın alışılmış görüntülerini tersine çevirerek bizi şaşırtıyor ve düşündürüyor. İstanbul’da Boğaziçi’ne yeni bir bakış kazandıran sanatçıya tüm fotoğraf dünyası şükran borçludur."
Alptekin Baloğlu'nun kaleminden Denizden Boğaziçi kitabı:
İstanbul. Öyle güzel bir şehirde yaşıyorum ki, içinden deniz geçiyor…
Avrupa ve Asya kıtalarını birleştiren bir köprü, uygarlıkların beşiği bir şehir.
İstanbul’un tarih boyunca bu kadar önemli bir yerleşim olmasının nedeni nedir?
Bence “deniz”, yani “Boğaziçi”…
Bu kadar önemli bir şehrin, insanları tarafından kendi haline terkedilmiş, az korunmuş denizinde, hangi canlılar hala yaşamaya çalışıyor diye sormuş ve 2006 yılında içinde yaşadığım şehrin sularına dalmaya başlamıştım. Boğaz beni şaşırtmıştı, hala yaşamaya direnen balıklar ve canlılar ile karşılaşmıştım. Bu dalışların sonunda ise ortaya “İstanbul’un Sualtı Yaşamı” adındaki kitap ve belgesel film çıkmıştı. Bir çok İstanbulluya, Boğaziçi’nde denizatlarının yaşadığını, bir çok balık ve canlının “Ey İstanbullular bizler hala buradayız artık bizi görün, önemseyin ve koruyun” dediğini aktarabilmiştim.
İşte o dönemde her Boğaziçi dalışımı bitirip, su yüzeyine çıktığımda ise farklı bir heyecan ile kalbim atıyordu. Daha önce Boğaziçi’ne hiç su yüzeyinden yani denizden bakmamıştım… Karşımda bütün heybeti ile duran saraylar, kuşaklar dolusu insana ev sahipliği yapmış yalılar, mitolojiye konu olmuş Kızkulesi, sandallarında balık tutan balıkçılar, tankerler, vapurlar…
İşte bu kitabın temelleri o zamanlar atıldı…
Binlerce fotoğraf sanatçısı, İstanbul ve Boğaziçi’nin güzelliklerini fotoğrafları ile ölümsüzleştirdiler. Bir sualtı fotoğrafçısı olarak ben de Boğaziçi’ne farklı bir gözle bakmaya çalıştım.
Aşık olduğum denizden çektiğim, aşık olduğum bir şehrin güzelliklerini sizlerle paylaşmak istedim. Belki bu sefer, fotoğraflarımın içinde balıklar, mercanlar, süngerler yok. Ama bir şehrin; deniz ile birlikte yaşayan mimarisi, kültürü, alışkanlıkları var.
Boğaziçi’nde neler yok ki…
Oturduğun masadan kalkıp elini uzattığında, Boğaz’ın akıntılı soğuk suyuna değerek kahvaltı edebilmek, sabahın köründe sandala atlayıp çinekop, lüfer yakalayabilmek, Ortaköy Meydanı’nda Boğaziçi Köprüsü’ne bakarak kahve içebilmek, Kızkulesi’nden Topkapı Sarayı’na bakabilmek, gün batımında müzik eşliğinde boğaza karşı rakı içebilmek, deniz kenarındaki parklarda köpeğinle dolaşırken temiz boğaz havası alabilmek, kamış oltanla istavrit akınından pay çıkartmaya çalışmak, çingene vapuruyla bütün boğazı dolaşıp Anadolu Kavağı’nda midye dolma yiyebilmek, Kanlıca’da yoğurt yiyebilmek…
Dünyada deniz çok, ama başka Boğaziçi hiç yok…
Kitaptaki bazı fotograflara ulaşmak için tıklayınız... 
|
|