| |
18 Mart 1915, dünya tarihinin en kanlı, en acımasız ve de en mert savaşlarından “Çanakkale Destanı’nın” yazılmaya başlandığı gündür. Yedi düvel bir olup, çökmeye yüz tutmuş “hasta adam” olarak nitelendirilen Osmanlı İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmak için, yıllar öncesinde hazırlamaya başladıkları dünya tarihinin gelmiş geçmiş en güçlü donanmasını Çanakkale Boğazı’na yönlendirmişlerdir. İçlerinde, Hıristiyan, Müslüman, Hindu, Madagaskarlı, Nepalli, Senegalli, Anzak.. değişik renk ve ırklardan binlerce asker taşıyan 20. yüzyıl başları teknolojisinin en mükemmel gemileri, Türk yurdunun başkenti İstanbul’un kapısı sayılan Çanakkale Boğazı önlerinde, köprülerindeki zırhlı taretlerin arkasına saklı onlarca topu ateşleyip bombalar yağdırarak hedefe doğru yol almaya başlayacak ve “hasta adama” son darbeyi vurmak için, güvertelerindeki binlerce askeri Çanakkale Boğazı’nın girişindeki kıyılara çıkartacaklardır.. Ancak, kendilerinden emin, çelikten ordularına güvenen ve daha savaş başlamadan zafer çığlıkları atmaya başlayan düşman kuvvetleri Çanakkale’nin girişinde, savaşın ilk günlerinden itibaren karşılarında etten ve kemikten bir duvar bulurlar.

18 Mart 1915 tarihinde, dünyanın en modern harp gemilerinden oluşan Fransız ve İngiliz Donanmaları büyük hücuma geçerler. Düşman kuvvetlerinin amacı, Boğaz’ı koruyan tabyaları tek tek susturmak, mayın tarlalarını koruyan bataryaları saf dışı etmektir. Tüm güçleriyle zırhlı gemiler boğaza girecek, planlanan hedefler top ateşine tutulacak; böylece karaya peyderpey birlikler çıkartılarak İstanbul yolu açılacaktır..
Yediden yetmişe, çocukluğumuzda, okul sıralarında dinlediğimiz anı ve öykülerden, izlediğimiz filmlerden, televizyon+radyo programlarından, gezip gördüğümüz sergi ve müzelerden; okuduğumuz kitaplardan biliriz Çanakkale Destanını.. Öyle bir destandır ki o, kimi zaman mırıldandığımız şarkılarda, okuduğumuz şiirlerde dile gelir.. Kimi zaman unutmamasına, unutturmamacasına Yarbay Mustafa Kemal’in, Koca Seyid onbaşının, Oflu Ali Çavuş’un, Ezineli Yahya Çavuş’un kanla sulanmış siperlerden gelen ateş altındaki haykırışlarını duyar gibi oluruz..

Çanakkale Destanı, yıllardan beri yazılır, resimlenir, belgeselleri çekilir.. Yapılan araştırmalarla her yıl bilinmeyen, birbirinden ilginç yeni anekdotlar ve anılar ortaya çıkartılır; Çanakkale Savaşları’na değişik boyutlardan, değişik açılardan bakılır; ancak 2006 yılında, yani 91.yıldönümünde, bu savaşlara, bu destana bambaşka bir açıdan bakıldı ve bu çizgide muhteşem görsel bir eser yaratıldı. Adı: “Savaşın Yenildiği Yer: Gelibolu” Ressam, mimar, tasarımcı, grafiker, dört dörtlük bir sanatçı olan Kemal Pençe’nin kalem ve fırçalarında şekillenip renklenen, 178 sayfalık prestij bir kitapta 100’den fazla resimle bütünleşen bu eser, gelmiş geçmiş en güzel, en gerçekçi Çanakkale illüstrasyonlarını kapsıyor.. Pençe’nin aynı resimlerden yola çıkarak gerçekleştirmiş olduğu belgesel bir çizgi filmi de var ki, bu çalışması Akbank 2.Kısa Metraj film festivalinde ödül kazandı. Ayrıca, 18 Mart 2006 tarihinde Cemal Reşit Rey Konser Salonu fuayelerinde açtığı, kitabındaki illüstrasyonlardan oluşan “Çanakkale Şehitlerine Armağan” Sergisi de büyük ilgi gördü.
Şimdi 21,50 x 29,70 ebatlarındaki bu güzel eserin sayfalarını karıştırıp şöyle bir göz atalım: Kemal Pençe yazmış:

“26 Şubat ile 4 Mart arasında Seddül Bahir ve Kum Kale’ye filodan düşman müfrezeleri çıkarılarak, tahrip işi tamamlandı. Büyük bir deniz hücumu, Carden’in yerine gelmiş olan Amiral J.M.de Robeck kumandasındaki İngiliz ve Fransız harp gemileri tarafından 18 Mart 1915’te yapıldı. Düşmanın gayesi boğazın orta kısmındaki tabyalar ile mayın tarlalarını koruyan bataryaları susturmaktı. Bundan sonra mayın tarayıcılar donanmaya yol açacaklar, harp gemileri de boğaza girerek, iç istihkâmları yakın mesafeden tahrip edecek ve buradaki torpiller de temizlendikten sonra, Marmara’ya geçmek imkânı elde edilmiş olacaktı.”
Ne var ki, düşman ordusu kurmaylarının günlerce büyük titizlik içinde hazırladıkları ve güvenirliliğinden emin oldukları planlar, hiç beklenmedik bir şekilde küçücük bir geminin gayretleriyle alt üst olmuş, daha ilk günlerden savaşın seyrinde büyük bir değişiklik baş göstermişti..

“Dünya tarihinde çarelerin bittiği, umutların tükendiği anlar vardır, ama aynı anlarda yeni umutlar doğar. 7/8 Mart 1915 gecesinde Nusrat Mayın gemisi gibi.. Gemi komutanı Tophaneli Yzb. İsmail Hakkı ve silah arkadaşı Yzb. Hafız Nazmi Bey, Cevat Paşa’dan Çanakkale Boğazı’na mayın dökme emrini alırlar, fakat o esnada Tophaneli Yzb. İsmail Hakkı Bey’in kalp krizi geçirip hasta olduğu Cevat Paşa’ya bildirilir. Bunun üzerine Nusrat Mayın gemisini idare edecek ikinci bir subay düşünülmeye başlanır, fakat Tophaneli Yzb. İsmail Hakkı Bey tüm ısrarlara rağmen ülke sorumluluğunu sırtında hissederek, göreve hazır olduğunu Cevat Paşa’ya arz eder. Görev gereği 26 adet umut mayını sahile paralel olarak döşenmeye başlanır. Görev tamamlandıktan sonra Nusrat tam hız Rumeli yakasına doğru yönelir. Tam bu sırada, devriye gezen düşman Gemilerinden birinden dev bir projektör boğazın karanlığını yarıp çevresini taramaya başlar. Nusrat’ta nefesler tutulmuştur. Nusrat’ın fark edilmesi bu hassas görevin başarısızlığı demektir. Tam umutların yok olduğu anda Çimenlik Kalesi’nden gelen güçlü bir ışık devriye projektörü ile çakışır ve dikkatlerini dağıtarak Nusrat’ın görevini tamamlamasını sağlar. Karanlığın içinde dönüşünü tamamlayan Nusrat Mayın Gemisi 7/8 Mart gecesi dünya denizcilik tarihinde az bulunur bir iş başarmıştır.”

Çanakkale ve onun bağlantısında Birinci Dünya Savaşları’nın en önemli aktörlerinden, Osmanlı İmparatorluğu’nu tarihe gömmek için Çanakkale Savaşları’nın mimarlığını üstlenerek, binlerce askerin ölümüne neden olan ve alınan hezimet sonunda görevinden uzaklaştırılan, ancak yıllar sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın müttefik ordular tarafından kazanılmasında büyük payı olduğu için geçmişteki siyasal yanlışlıkları görmezlikten gelinerek kahraman ilan edilen, hatta ve hatta ne gariptir ki, Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen Winston Churchill’in şu sözleri oldukça anlamlıdır:
“1915 Yılında bütün Avrupa’da milyonlarca insan bir ölüm kalım mücadelesine girmişti. Büyük Taarruzlar yapılmaktaydı. Büyük milletlerin kahramanları korkusuzca muharebeye atılmaktaydılar. 23 milyon asker ölü ve yaralı idi. Milletlerin zenginlikleri akıp gidiyordu. Dört, beş bin savaş gemisi, denizlerde hareket halindeydi. Fakat, Nusrat gemisinin gizlice döktüğü 20 mayın, harbin devamı ve dünyanın geleceği bakımından öteki gayretlerden daha mükemmel ve daha kesin sonuçlu hedeflere varmak içindi.”

Kitabın sayfalarını çeviriyor ve hemen tüm sayfalardaki satırları tamamlayan birbirinden güzel illüstrasyonları inceliyoruz. Pençe’nin müthiş resimlerindeki Mehmetçik’ler sayfalardan dışarıya fırlayacakmış gibi gerçekçi bir görüntü içindeler. Seyit Onbaşı’nın sırtında taşıdığı, birazdan Ocean zırhlısını batıracak top mermisinin saçtığı ışıltı sayfalardan taşmış sanki.. 19.Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal Bey’in derin gözleri çakır çakır.. Kendilerine ölmeleri emredilen ve gözlerini kırpmadan ölüme giden 57. Alay neferleri… Bitlisli, Balıkesirli, Nevşehirli.. Kanlar içinde vatanları uğruna koyun koyuna yatan Mehmetçikler.. Siyasal bir yalanın peşine takılıp, hiç bilmedikleri bir coğrafyanın topraklarında gencecik yaşamlarını feda eden Anzaklar..
”Savaşın Yenildiği Yer: Gelibolu”nun sayfalarında, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kahramanlık destanlarından birini oluşturan Çanakkale Savaşları’nın Conkbayırı’ndan Kanlı Sırt’a; Kirte Muharebelerinden Zığındere çarpışmalarına kadar değişik aşamaları ele alınmış..
Binlerce askerin yaşamlarını yitirdiği Çanakkale Savaşları çetin olduğu kadar, gelmiş geçmiş dünya savaşları arasında en mert ve en dürüst savaşlardan biri olarak da bu destanın içinde yer aldı.145. Sayfada, Mehmetçiği yaralı bir Anzak askerini sırtında taşırken gösteren illüstrasyon, Çanakkale destanının en simgesel resimlerinden biri.. Resmin yanındaki tam sayfada yer alan, Elion Cambell adındaki Avustralyalı askerin anılarından alınmış satırlara göz atıyor ve muhteşem kitabın sayfalarını kapatıyoruz:

“Türkler ölülerini gömüyorlardı.. Arkadaşlarımızdan birkaçı gönüllü olarak onlara yardım etti. Bu korkunç görevde dost düşman işbirliği yaptı. Bu sırada, bir Avustralyalı asker siperine gidip Mehmetçiklerden birine biraz sığır eti ve bisküvi getirdi. Mehmetçik duygulandı. Ama, galiba onun verecek bir şeyi yoktu. Derken ateşkes bitti. Birkaç hafta sonra Anzaklar büyük hücumlardan birine başladılar. Avustralyalı bir asker çarpışma sırasında Türk siperlerinin yakınına düştü. Çarpışma sürerken kurtarılması imkansızdı. Orada ölmeyi bekleyecekti. Ama, orada ölümden başka şeyler de vardı.. Mermi yağmuru altında, bir Türk siperinden çıkıp bizim askeri sırtladı. Hatlarımıza taşıdı ve yavaşça siperlerimizin korkuluklarından aşağıya bıraktı. Dönmek için dört adım atabilmişti ki vuruldu, öldü. Hiç bir zaman unutulmayacak bir kahraman olarak, Mehmetçik geç de olsa hediyesini vermişti. Yaralı Avustralyalı, Türk’e et ve bisküvi veren askerdi. Ölen Türk’te kumanyayı alan askerdi..”
Savaşın Yenildiği Yer:Gelibolu /Kenan Pençe/Marmara Çizgi Yayınları/2006
Bilgi için : www.savasinyenildigi yer.com
Görseller: Turgay Tuna
Turgay Tuna'ya teşekkürlerimizle
Denizce

18.03.2008
|
|