| |

Tunaköy’ün gece görünümünden bir ayrıntı
Her birimizin hayalleri vardır yaşamında…Düşlediği, bir gün er geç gerçekleşmesini istediği bitmez tükenmez hayalleri…Bu kimileri için bazen güzel bir eğitim görüp yaşam savaşında iyi bir yerlere gelebilmek; kimileri için sevdiği insanla mutlu, sağlıklı bir beraberlik kurmak; başını sokacak bir ev, bark sahibi olmak; kimileri için ise yitirmiş, çıkmaza girmiş olduğu sağlığına yeniden kavuşabilmek; ya da akşam olduğunda karnını doyurabileceği birkaç lokma rızk bulabilmektir..

Kara tren İstasyona girerken
İnsan yaşamında dilekler, düşler, istekler hiç bir zaman bitmez eksilmez.. Ve zaman geldiğinde dilenenlerin, arzu edilenlerin gerçeğe dönüşmesi yaşamı mutluluklara boğar…
Kimileri için gerçekleşmesini istediği bazı düşler, bazen büyük bir tutkuya dönüşür. Bu kimi zaman aşık bir insanın karşılığını alamadığı bir sevgi, kimi zaman çocuk sahibi olamayan bir annenin çocuk özlemi, kimi zaman da yoksulluk içinde büyüyen bir çocuğun bir bisiklet sahibi olma isteğidir…

Tunaköy’e havadan bakış
Ne mutlu, düşleri gerçekleşebilenlere..
İşte, benim de çocukluktan gelen böylesine büyük bir merakım var. Düşlerden gerçeğe dönüşen bu tutkunun adı Oyuncak Tren…

Tren bekleyen yolcular..Tunaköy tren istasyonundan bir görüntü
Ben ilk oyuncak treni 1950’ li yılların ortalarında henüz 5-6 yaşlarımda iken, Beyoğlu’nda, önünden geçen küçük çocukları, hatta çoluk çocuk sahibi olmuş “çocuk babaları” mıknatıs gibi çeken ünlü Japon Mağazası’nın vitrinde görmüştüm…

Kontrol kulesi
Ah !..O saf çocuk gözlerin bakışlarında yol alıp giden, bir tünelden çıkıp bir ötekine giren oyuncak tren. Annemin elinden tutar, adeta sürüklerdim kadıncağızı, sırf o oyuncak treni göreyim diye…O zamanlar, tabii öyle her yerde kolayca bulunup alınabilen bir nesne değildi. Çok nadir olarak Beyoğlu, Nişantaş gibi semtlerin büyük mağazalarında, bilhassa yılbaşı öncesi süslenip ışıl ışıl parlayan vitrinlerde boy gösterirlerdi. Tabii ki, bizim piyasada böylesine az görülen bir oyuncak, vitrin dekoruna bir hareketlilik katar, ister istemez önünden geçen vatandaşların büyük dikkatini çekerdi…Kolay kolay bulunmamasının bir başka nedeni de pahalı olmasından kaynaklanıyordu. Yani, öyle her baba yiğidin çocuğuna kolaylıkla alabileceği oyuncaklardan değildi. Genel olarak, bu tür oyuncakların satışını yapan mağazalar İsviçre, Almanya veya Amerika’dan getirtiyorlardı bu trenleri. Bugün de olduğu gibi, o zamanın bilinen iki ünlü prestij markası, dünyanın en büyük ve en gizemli oyuncak kenti Nürenberg çıkışlı Marklin’le Fleichmann’dı. Aşağı yukarı bir yüzyıldan fazla, tüm dünyanın beğenisini kazanmış ve kazanmaya devam eden Alman malı iki oyuncak tren markası…

Hareket halinde bir diesel lokomotif
Ben, o zamanlar gerek Japon Mağazası’nın vitrininde sergilenen, gerekse bir iki arkadaşımda olan trenlere imrenerek bakar, bir gün benim de böyle bir oyuncağa sahip olacağımı düşler dururdum…O zaman, zaten az bulunup görülen, üstelik oldukça da pahalı olan böyle bir oyuncak, orta konumda devlet memurluğu yapmakta olan babamın kolay kolay alıp da bana hediye edebileceği bir şey değildi.

Devlet Demir Yolları hangarında yükleme
Aradan yıllar gelip geçti…Her ne hikmetse geçen yıllar içinde, belki çocukluk düşlerimin vazgeçilmez hayal kompozisyonlarından birini oluşturan oyuncak tren bende gizli kalmış bir saplantı haline dönüştü. Dergilerde, kitaplarda olsun; yurt dışı seyahatlerde olsun, nerede bir oyuncak tren görsem uzun uzun bakar, elime alıp bütün dikkatimle kıyısını köşesini incelerdim. Sanki yıllar ötesinden içimde takılıp kalmış bir ses “şu treni al götür” dercesine beni adeta dürter, her defasında alıp almamak kararsızlığı içinde kıvranıp dururdum.. Evet, çocukluğumda istediğim gibi bir trenim olmamıştı ama, yıllar sonra artık bunu gerçekleştirebilirdim…İşte, böyle bir dürtü içinde gidip gelirken, bir Paris seyahati sırasında, Saint Denis Bulvarı üzerinde, yalnız ve yalnız oyuncak tren ve bununla ilgili her türlü malzemeyi, aksesuarı satan bir mağazaya girdim…Sonunda, içimdeki sese gerçekten kulak vererek, yıllardan beri düşlemiş olduğum, içinde buharlı lokomotifi olan 1/87 ölçeğinde bir tren seti aldım. Kutunun içindeki, süslü püslü köşesinde tüm albenisi ile dikkat çeken siyah lokomotifin yanı sıra: raylar, transformatör ve iki tane de yolcu vagonu yer alıyordu…

Tunaköy’den bir köşe
Aradan o kadar yıl gelip geçmiş, saçlarımda beyazlıklar başlamış, çoluk çocuk sahibi de olmuş olsam, artık benim de bir trenim vardı. Bundan böyle ok yaydan çıkmış, en büyük hobilerimden biri haline dönüşecek oyuncak trenlerin gizemli, fantastik dünyasına girmiştim.. Boş zamanlarımda bu muhteşem oyuncağı kutusundan çıkartıyor, rayları kurup fişi elektriğe takıyor, büyük bir zevkle küçük kara trenimi raylar üzerinde yürütüyordum.. Sahiplendiğim ikinci lokomotif, 1930’lu yılların ünlü lokomotiflerinden Alman BR 80 model küçük buharlı bir lokomotifti..Ama, biraz zaman geçtikten sonra odanın içine kurulmuş raylar üzerinde tek başına giden oyuncak bir trenin yalnızlığı tat vermemeye başlamıştı. İşte, ne olduysa ondan sonra oldu.l. Yurt dışı seyahatlerin her birinde bir şeyler alıyor, düşlerimde gerçekleştirmeyi tasarladığım maket kent için yeni bir şeyler ilâve ediyordum. 1986 Yılında, 120x 85 m. boyutlarında pinpon masası gibi büyük bir suntanın üzerine bilhassa yaz tatillerinde çok az bir zaman ayırarak yaratmaya başladığım Tuna Köy, aradan gelip geçen yıllar içinde kendine özel şekil ve kimliğini almaya, ortaya olağanüstü fantastik bir görüntü çıkmaya başlamıştı..

Düğünlerini Selim Plaza Oteli’nde yapmış olan bir çift, otel çıkışında arabalarına binerlerken
Geçen yıllar içinde Tuna Köy’e ayırdığımız boş zamanlarımızda eşimin de yardımlarıyla, tek tek içinde yer alacak garları, evleri, dükkânları hazırlamaya; yol, kaldırım, elektrik direği, işaret gibi unsurları tamamlamaya başlamıştık.Kartonlar, mukavvalar alınıyor, ölçülüp çiziliyor, kesilip boyanıyor, balkonlar çatılar ilave ediliyor, kiremitler su boruları yerleştiriliyor; tatil günlerimizde anlatamayacağım fantastik bir dünyanın derinliklerinde kaybolup gidiyorduk..Daha iyi bir tanımlamayla, kimi zaman Gulliver’in düşler ülkesi Lilliput ülkesinde yaşayan cücelere, kimi zaman da gerçek bir deve dönüştürüyorduk kişiliklerimizi…

Tunaköy’de trafik ekibi tarafından yapılan bir kontrol
Geçen yıllar sonunda, yavaş yavaş Tuna Köy ortaya çıkmaya başladı. İki tren istasyonu, caddeleri, sokakları, trafik işaretleri; çiçekçisinden halıcısına, camisi, lokantası ve oteli ile başlı başına minyatür bir yerleşim merkezi olup çıkmıştı..Mahmut Efendi İstasyonu, Güreli Apartmanı, Ayşe Abla Ana Okulu, Doktor Hayati Olpak’ın Muayenehanesi, Avukat Tarık Sülün’ün bürosu, Gürol-Gürcan Market’e kadar dükkânlar, binalar, aile efradı ve yakınlarımız arasında yer alan sevdiğimiz kişilerin ad ve soyadlarıyla isimlendirilmiş, geçmişteki düşlerimin derinliklerinde yer edinmiş bu fantastik düşsel tutku sonunda gerçeğe dönüşmüştü..

Banliyö yolunda bir mobilet sürücüsü
Şimdilerde, benden kendisine bir virüs gibi geçen oğlum Selim’le paylaşıyorum Tuna Köy’ün bitmek durmak bilmeyen gelişimini. Babadan oğula devam eden genetik bir tutku. Öyle ki, dağ fare doğurur misali, Tuna Köy ikinci bir minyatür yerleşimin ortaya çıkmasına neden oldu. Büyüyüp gelişmekte olan yeni yerleşimin adı da Selim Köy..

Tunaköy ormanlarında Galatasaray İzcileri kampı
(derenin içindeki su hareket halinde olup, akmaktadır)
Evet, aradan yıllar geçmiş, saçlarım beyazlaşmış da olsa, benim de artık keyfine doyamadığım bir oyuncak trenim var..
Turgay Tuna'ya teşekkürlerimizle
Denizce

09.07.2008
|
|